İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK
İslam dini bundan 14 asır önce Arabistan
Yarımadasında doğdu. Allah'ın, Hz. Muhammed (sav)'e Kuran'ı vahyetmesi
ve insanlara İslam ahlakını bildirmesiyle, şiddet, barbarlık ve
cehalet içindeki Arap toplumu barış, akıl ve medeniyeti öğrendi.
İslam'ın doğduğu 7. yüzyılın başlarında,
Arabistan dünyanın en karmaşık bölgelerinden biriydi. Bu topraklarda
pek çok farklı kabile yaşıyor, her biri ayrı bir puta tapıyordu.
Sapkın dinleri ve putları uğruna birbirleri ile savaşır, kan döker,
hatta çocuklarını dahi öldürebilecek kadar vahşileşirlerdi. Bu batıl
sistemde sevgi, merhamet, yumuşak huyluluk değil, acımasızlık, nefret
ve şiddet makbul görülürdü. Kadınlar aşağı varlıklar sayılır, fakirler
ve köleler alabildiğine ezilirlerdi.
Bu karanlık ve kanlı dünya, İslam ahlakıyla
birlikte tamamen değişti. Üstelik yalnızca Araplar değil, daha pek
çok millet İslam ahlakının ışığıyla aydınlandı. İslam'ın indirilmesi
ile birlikte, bilimde, kültürde, düşüncede ve sanatta daha önce
eşine az rastlanan bir yükseliş yaşandı.
Allah'ın, Peygamber Efendimiz (sav)'e
vahyettiği; "Yaratan Rabbin adıyla oku.
O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti."
(Alak Suresi, 1-5) ayetleriyle, karanlık bir cehalet ve kanlı
bir şiddet döngüsü içindeki Araplar, ilk kez okumaya ve düşünmeye
davet edildiler.
Arap toplumunun yapısı İslam'la birlikte
tamamen değişmeye başladı. Örneğin; Arap adetleri, savaşlarda esir
alınan herkesin öldürülmesini gerektirirdi. Oysa Peygamber Efendimiz,
Allah'ın vahyettiği hükümler gereğince, esirlere iyi davranılmasını,
Müslümanların kendi yemeklerinden onlara da vermelerini emretti.
Kuran'da "Kendileri, ona duydukları sevgiye
rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler."
(İnsan Suresi, 8) ayetiyle müminlerin bu özellikleri bildirilmekteydi.
Esir alınan insanlardan istenen ise, eğer okuma-yazma biliyorlar
ise bunu, bilmeyen Müslümanlara öğretmeleriydi. Arabistan toprakları,
belki binlerce yıldır ilk kez merhamete, bağışlayıcılığa ve medeniyete
tanık oluyor, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kültürel yükselişlerden
biri yaşanıyordu.
Yıllar ilerledikçe, İslam'ın adaleti
ve yüksek ahlakı, Arabistan'da dalga dalga yayıldı. Müslümanların
adaleti, mertliği ve kararlılığı, pek çok Arap kabilesinin İslam'a
girmesine aracı oldu. Karşı konulamaz bir güce ulaşan İslam ordusu,
630 yılında Mekke'ye yürüdü. Mekke'nin putperestleri, yaptıkları
onca zalimlikten sonra, Müslümanların kendilerinden intikam alacağından
korkuyorlardı. Arapların adetlerine göre, bir savaşta yenilen kabilenin
erkekleri kılıçtan geçirilir, kadın ve çocukları köle yapılırdı.
Mekke'nin putperestleri, başlarına bunun geleceğinden emindiler.
Ama Allah'ın sonsuz merhameti, Hz. Muhammed (sav) üzerinde tecelli
ediyordu. Peygamberimiz (sav) hiçbir Mekkeliden intikam alınmayacağını
ve kimsenin Müslüman olmak için zorlanmayacağını ilan ettirdi. Bu
büyük affedicilik ve hoşgörü, Batılı tarihçilerin de dikkatini çekmiştir.
Haverford Üniversitesi öğretim görevlilerinden Micheal Sells, Peygamberimiz
(sav)'in bu üstün ahlakını şöyle ifade etmektedir:
Hz. Muhammed (sav)
Mekke'ye geldiğinde, hiçbir şekilde kanlı bir intikam gerçekleştirmediği
gibi, kendisiyle üç yıldır savaşmakta olan ve kendisini yok etmeye
çalışan Mekkelileri kucakladı. Bu, o devrin insanları için hayranlık
uyandırıcı bir davranıştı. Dolayısıyla burada, bir dinin kuruluşunda,
büyük bir yardımseverlik, olağanüstü bir nezaket ve merhamet yer
almaktadır.1
Önemli olan Mekkelilerin batıl inançlarının
ortadan kaldırılmasıydı. Kenti alan Müslümanlar doğrudan Kabe'ye
yöneldiler. Ardından kutsal mabede girildi ve içindeki putlar parçalandı.
Bu putlarla birlikte, Mekkelilerin sapkın inanışları ve onlar adına
yapılan tüm zulüm, adaletsizlik, barbarlık ve vahşet de yok edildi.
Kuran ahlakıyla eğitilen Arabistan'da, cahiliye döneminin tüm haksızlıkları,
sömürüleri, kan davaları ortadan kalktı. İnsanlar arasında saygı,
sevgi, merhamet ve adalete dayalı bir düzen kuruldu.
Bu nedenle ki, sonraki kuşaklar, bu
döneme "asr-ı saadet", yani "mutluluk devri"
diyeceklerdi.
İslam
Ahlakının Hoşgörüsü, Adaleti ve Merhameti
Hz. Muhammed (sav)'in vefatının ardından
da İslam'ın yükselişi hızla sürdü. İslam, birkaç on yıl içinde tüm
Mezopotamya'ya, Kuzey Afrika'ya yayıldı. Batı'da İspanya'ya, Doğu'da
ise Hindistan'a kadar ilerledi.
1) 800-1200 arasında İslam toprakları
1000 İslam dünyası
2) Abbasi Halifeliği'nin en geniş topraklara ulaştığı dönem
3) Selçuklu Akınları
4) Berberi Akınları
5) İslam'ın daha da yayılması |
Birkaç on yıl önce Arap çöllerinde hayvancılık yapan
Araplar, İslam'ın onlara kazandırdığı yüksek akıl, kültür ve bilinçle
büyük bir imparatorluğun yöneticileri haline geldiler. Bu, tarihte
eşi görülmemiş bir büyümeydi. 100 yıl içinde, İslam İmparatorluğu,
çok büyük bir alana yayıldı ve çok güçlü bir yönetim kurdu.
Kubbet-üs Sahra
|
Bu geniş coğrafyada, Hıristiyanlar ve Yahudiler başta olmak üzere,
pek çok farklı dini cemaat yaşıyordu. Müslümanlar, fethettikleri
bu topraklardaki tüm farklı inanç gruplarına büyük bir hoşgörü gösterdiler.
Rabbimiz'in, "Dinde zorlama (ve
baskı) yoktur..." (Bakara Suresi,
256) hükmü gereği kimse dinini değiştirmesi için zorlanmadı, herkesin
vicdanına saygı gösterildi. Kiliseler ve sinagoglar özenle korundu.
Zorla din değiştirtmenin çok yaygın olduğu bir dönemde, Müslümanların
bu toleransının benzeri yoktu.
De ki: "Biz Allah'a,
bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene,
Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik.
Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim
olmuşlarız." (Al-I İmran, 84)
İslami hoşgörünün en çarpıcı örneklerinden
biri, Kudüs'ün fethinde yaşanmıştı. Kentteki Kutsal Mezar Kilisesi'nin
patriği, Müslümanların kiliseyi yıkmasından korkuyordu. Hz. Ömer,
kiliseye nezaket ziyaretinde bulundu, hiçbir endişeye gerek olmadığını
söyledi. Namaz vakti geldiğinde ise, patrikten izin isteyerek kiliseden
ayrıldı ve biraz uzakta namazını kıldı. El-Aksa Cami, Hz. Ömer'in
Kudüs'teki ilk namazını kıldığı bu noktada inşa edildi. Dahası Müslümanlar
Kudüs'e dünyanın en görkemli mimari eserlerinden birini kazandırdılar.
Kubbet-üs Sahra, Hz. Muhammed (sav)'in miraca yükseldiği nokta olduğuna
inanılan büyük taşın üzerine yapılmıştı.
Eşsiz motifleri ve altın kubbesiyle
Kubbet-üs Sahra, İslam'ın sanat ve medeniyet anlayışının da ifadesiydi.
Bu hoşgörü ortamında, gayrimüslimlere gördükleri hataları
ifade edebilecekleri demokratik bir eleştiri hakkı dahi veriliyordu.
Emevi Halifeleri döneminde, Şam'da pek çok Hıristiyan, devlet idaresinde
önemli mevkilerde görev almış, inançlarının gereğini diledikleri
gibi yerine getirmiş ve bazıları rahatlıkla yanlışlıkları eleştiren
eserler kaleme almışlardı.
Bu
sıralarda Avrupa'ya ise koyu bir bağnazlık ve barbarlık egemendi.
Katolik Kilisesi, Yahudilere ve hatta farklı mezheplerdeki Hıristiyanlara
büyük baskı uyguluyordu. Zorla din değiştirtme, din adına işkence
ve katliam, dönemin Batı dünyasının sıradan uygulamalarıydı. Müslümanlar
ise, Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi, Kitap Ehli'ne karşı hep hoşgörülü
ve merhametli davrandılar. Suriye'nin Şam kentindeki Aziz John Kilisesi,
bu hoşgörünün bir diğer örneğiydi. Bölgeyi fetheden Müslümanlar,
cuma namazlarını bu kilisede kılmaya başladılar, ama kilise hala
Hıristiyanlara ait sayılıyordu. Onlar da pazar günleri kendi dini
ibadetlerini özgürce yerine getiriyorlardı. İki dinin mensupları,
aynı mabedi barış içinde kullanıyorlardı.
Müslümanların kentteki sayısı arttıkça, İslam yönetimi
kentteki Hıristiyanlardan, onların da rızasıyla, kiliseyi satın
aldı. Kilisenin hemen yanında bir cami yapıldı ve avludaki dekorlar
İslami motiflerle zenginleştirildi. Bizans'tan miras kalan sütunların
üzerine, İslam sanatının ilk çarpıcı örnekleri yerleştirildi.
Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara olan hoşgörüsü,
İslam tarihi boyunca sürdü; İspanya'daki Engizisyon vahşetinden
kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında buldular.
Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara karşı gösterdiği hoşgörünün
kaynağı ise, Kuran ahlakıydı. Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap
Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını
emretmişti:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap
Ehli'yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin
ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da,
sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut
Suresi, 46)
Müslümanlar
ve Bilim
MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARINDAN BAZILARI
1) İbnü'n-Nefis
2) Sabit bin Kurra
3) İbn-i Sina
4) el-Kindi
5) Ebu'l Kasım Zehravi
6) Muhammed Ebu Bekir Zekeriya Razi
7) Ali Kuşçu
8) Battani |
İslam ahlakının insanlığa tuttuğu ışıklardan biri
de, bilimsel düşünce oldu.
İslam öncesinde Araplar ve diğer Ortadoğu toplumları,
evrenin ve doğanın nasıl var olduğu ve işlediği gibi sorularla hiç
ilgili değildiler. Bu sorular üzerine düşünmeyi, bunların cevaplarını
araştırmayı ilk kez Kuran'dan öğrendiler. Allah Kuran'da inananlara,
göklerin ve yerin nasıl var olduğunu incelemelerini emretmiştir:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen
pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi,
191)
Bu bilinç, İslam medeniyetinde büyük bir bilimsel yükseliş
başlattı. Dünya tarihinde daha önce örneği görülmemiş bir bilimsel
gelişmeydi bu. İslam'ın bilimsel yükselişinin merkezi, İslam imparatorluğunun
başkenti olan Bağdat oldu. İslam dünyasının dört bir yanından gelen
bilim adamları, düşünürler, araştırmacılar, Bağdat'ın ünlü Hikmet
Evi'nde buluşur ve Allah'ın yarattığı evrenin sırlarını çözmek için
araştırma ve inceleme yaparlardı.
Astronomi konusunda yaptığı çalışmalarla
ünlü olan Müslüman bilim adamlarından biri de Ali Kuşcu'dur.
Kuşcu, Fatih Sultan Mehmet tarafından büyük destek görmüştür.
Müslüman bilim adamlarının astronomi çalışmalarını gösteren
minyatürler. |
Müslüman bilim adamlarının Kuran ahlakına uymaları
nedeniyle kazandıkları bu şuur, dünyanın o döneme kadar görülmüş
en büyük bilimsel ilerlemesini meydana getirdi. Yine Kuran'da Müslümanlara
öğretilen bir hikmet olan açık görüşlülük, Müslümanların diğer medeniyetlerin
bilimsel birikimlerini ön yargısız biçimde incelemelerini ve geliştirmelerini
sağladı. Müslümanların bilimsel eserleri, bilimsel konularda yapılmış
sayısız araştırma, gözlem, deney ve hesapla doluydu.
Bugün dünyada kullanılan onluk sayı sistemini ve rakamları
geliştirenler, Müslüman matematikçilerdi. Cebir ve trigonometri,
Müslüman matematikçilerin buluşuydu. Müslüman bilim adamları, astronomik
gözlemlere büyük önem verdiler. Çağdaş astronomi, onların yöntemlerine
dayanarak kuruldu. Müslüman alimler, Ay'ın Dünya etrafındaki hareketini
de hesaplamışlar ve matematiksel formüllerle kağıda dökmüşlerdi.
İslam dünyasının çeşitli bölgelerindeki görkemli mimari eserler,
bu bilimsel alt yapı sayesinde meydana getirildi.
Müslümanların en çarpıcı buluşlarından bazıları ise
tıp alanındaydı. O sıralarda Avrupalılar, büyük bir cehaletle hastalıkları
kötü ruhların laneti olarak görüyorlardı. Tedavi diye bir kavram,
Avrupa'nın zihninde yoktu. Müslüman bilim adamları ise, incelemeleri
sonucunda, hastalıkların gözle görülmeyen küçük canlılardan bulaştığını
tespit ettiler. Bunun sonucunda da hastaların sağlıklı insanlardan
izole edilerek tedavi edilmesi gerektiği sonucuna vardılar. Böylece,
dünyanın ilk modern hastaneleri kuruldu. Müslüman hastanelerinde
farklı tipteki hastalar için ayrılmış özel bölümler ve bilimsel
tedavi yöntemleri vardı. Akıl hastalıkları bile terapi ve müzik
yardımıyla tedavi ediliyordu. Aynı sıralarda Avrupa'da ise, akıl
hastaları şeytanın hizmetkarı olarak kabul edilip diri diri ateşe
atılıyordu. Müslüman doktorların insan anatomisi üzerindeki çalışmaları
o denli isabetliydi ki, tam 6 yüzyıl boyunca Avrupa'nın tıp fakültelerinde
temel kaynak olarak kullanıldı.
Ünlü İngiliz araştırmacı Terry Johns tarafından BBC
televizyonu için hazırlanan ve İslam dünyasını inceleyen bir belgesel
filmde, İslam'ın bu yüksek bilim düzeyinden şöyle söz edilmektedir:
Harran kentinden
bir İslami düşünür, Dünya ile Ay arasındaki mesafeyi doğru olarak
ölçmüştü. Bir başka Müslüman ise, eğer atom parçalanırsa, Bağdat
boyutunda bir kenti yok edebilecek kadar güç ortaya çıkacağını yazmıştı.
1154'te Şam'da inşa edilen tıp fakültesinde, doktorlar anatomi,
koruyucu ilaçlar, hijyenik ameliyatlar ve dolaşım sistemini öğretiyorlardı,
Harvey'den yüzyıllar önce.2
Müslümanlar hastalarını son derece
temiz ve bakımlı hastanelerde tedavi ederken, Avrupa'da hastalar
ölüme terk ediliyordu. Solda o dönemdeki İslam dünyasının
ünlü Mansur Hastanesinin bir cephesi görülmektedir. Aynı dönemde
Venedik sokaklarını gösteren aşağıdaki tablo ise, iki dünya
arasındaki medeniyet farkını gözler önüne sermektedir. |
Bilgi seviyesi oldukça yüksek olan
Müslüman tıp adamlarının çalışmaları, Avrupa'nın dört bir
yanında temel başvuru kaynağı olarak kullanıldı. Altta Müslüman
bilim adamlarının kırık-çıkık tedavisinde kullandıkları yöntemleri
gösteren şema yer almaktadır. Sol üstte ve altında Müslüman
tıp adamlarının insanın anatomisi üzerine yaptıkları ve sindirim
ve dolaşım sistemini gösteren çizimler görülmektedir.
|
|
Müslüman
Bilim Adamlarının Çalışmalarından Örnekler
1) El-Haskafi tarafından tasarlanmış olan ve değişen su seviyesini
ölçmekte kullanılan alet.
2) Müslüman bilim adamlarının Güneş ve Ay tutulmalarını hesaplamak
için kullandıkları çizimler.
3) İbn-i Sina'nın çalışmalarını not aldığı defteri, Şam Milli
Müzesi'nde bulunmaktadır.
4) Müslüman tıp adamları tarafından tasarlanan, kan basıncını
ölçmek için kullanılan alet.
5) Gözün anatomisi üzerine yapılan bu çalışma el-Mutadibih'e
aittir. |
Avrupalılardan asırlar önce kan dolaşımını bilen Müslüman
hekimler, hastalarını nabızlarını sayarak muayene ediyorlardı. Doğumlar
devrin en sıhhi yöntemleriyle gerçekleştiriliyordu. Müslüman cerrahların
kullandığı ve o devrin tıp kitaplarında gösterilen ameliyat araçları,
son derece gelişmiş bir tıp bilgisinin kanıtlarıydı.
İslam dünyasının bilim okullarında, erkekler gibi kadınlar
da eğitim görüyor, bilimin gelişimine onlar da katkıda bulunuyorlardı.
Müslüman bilim adamları ışığın yapısı ve optik konusunda
da çok büyük buluşlara imza attılar. Gözün yapısını detaylarıyla
ortaya koyan ilk kişi, Müslüman optikçi İbn el-Heytem idi. İbn el-Heytem'in
lensler hakkında yaptığı olağanüstü derecede başarılı çalışmalar,
kameranın icadına giden yolu açtı. Görme kusurlarının nedenini keşfeden
Müslüman doktorlar, Avrupalıların aynı işe girişmesinden tam 1000
yıl önce, başarılı katarakt ameliyatları gerçekleştiriyorlardı.
İslam'ın büyük bilimsel mirası, Avrupa'nın 15. yüzyılda
başlayacak olan bilimsel yükselişinin de en önemli kaynağı olacaktı.
Hıristiyan bilim adamları, Müslümanlardan öğrendikleri bilgiler
ve yöntemlerle Avrupa bilimini kurdular.
İslam'ın ışığı, onları da aydınlattı.
İslam
Medeniyetinin Görkemi
İslam ahlakının inananlara kazandırdığı önemli bir
özellik de yüksek sanat ve estetik anlayışıdır. Kuran'da bildirilen
cennet tasvirleri, olabilecek en yüksek kaliteyi, ince bir zevki
ve göz kamaştırıcı bir ihtişamı tarif etmektedir. Bu anlayışı kalplerine
yerleştiren Müslümanlar, eşsiz eserler ortaya koydular, yönettikleri
ülkeler dünyanın en seçkin ve "modern" mekanları oldu.
İslam, Arap Yarımadasından dört bir yana doğru yayılırken, beraberinde
büyük bir kalkınma ve zenginleşme de getirdi.

Tac Mahal, Hindistan (sol)
Şerif Tabataba Türbesi, 10. yüzyıl, Kahire (sağ üstte)
Mustansiye Medresesi, 1233, Bağdat (sağ altta) |
Kendileriyle, içlerinde bereketler
kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen şehirler
var ettik ve orada yürüme (imkanlarını) takdir ettik: "Oralarda
geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik).
(Sebe Suresi,18)
13. yüzyıl öncesine ait olan bu değirmenler,
Müslümanlar tarafından Hama'daki nehir üzerine inşa edilmişti.
Değirmenler sayesinde, nehir suyu şehir içine dağıtılıyor
ve tarım işlerinde ve günlük yaşamda kullanılıyordu. |
İslam medeniyetini dünyanın dört bir
yanına ulaştıran Müslümanlar, bu topraklarda görkemli eserler
inşa ettiler. |
Müslümanlar, her gittikleri yere medeniyet götürdüler.
Örneğin Tunus'ta kente temiz su sağlamak için dahiyane bir arıtma
sistemi kurdular. Birbirine bağlı olan iki büyük havuzda dinlendirilen
su, tüm tortulardan arındırılıyor, sonra da kapalı borularla şehre
dağıtılıyordu. Avrupalıların böyle bir şeyi düşünmeleri bile, ancak
yüzyıllar sonra olacaktı. Suriye'deki Müslüman mühendisler suyu
şehre taşımak için tasarım harikası değirmenler kurdular.
Başkent Bağdat ise, dünyanın en görkemli ve en modern
kentiydi. Mimari ve şehir düzenlemesi yönünden göz kamaştırıcıydı.
Bağdat'a yolu düşen bir gezgin, şunları yazmıştı:
Bağdat'ın tüm mahalleleri, parklarla,
bahçelerle, villalarla ve meydanlarla, görkemli çarşılar, harikulade
camiler ve hamamlarla dolu. Ve bu harika şehir nehrin her iki yanında
kilometreler boyunca bu güzellikte uzanıyor.3
Kordoba Cami'nin mimarisi etkileyici
bir güzelliğe sahiptir.
|
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin
utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır.
Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (Nahl Suresi,90)
Müslümanlar tarafından Granada'da
inşa ettirilen el-Hamra Sarayı, Endülüs'ün en ünlü eserlerindendir.
|
De ki: "Rabbim adaletle davranmayı emretti.
Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O'na) doğrultun
ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na dua edin. "Başlangıçta
sizi yarattığı" gibi döneceksiniz." (Araf Suresi, 29)
İslam
dünyasının bir başka görkemli merkezi ise İspanya'ydı. Burada kurulan
Müslüman Endülüs devleti, tüm Avrupa'nın en modern ve gelişmiş ülkesiydi.
Başkent Kordoba, olağanüstü mimarisi, bakımlı ve ışıklı sokakları,
kütüphaneleri, hastaneleri ve saraylarıyla göz kamaştırıcıydı.
İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar
vardır. (Rahman Suresi, 66)
O sıralarda Paris, Londra gibi büyük Avrupa kentleri, pis, karanlık
ve bakımsızdı. Bu nedenle, Kordoba'ya gelen Avrupalı Hıristiyanlar,
şehirde gördükleri büyük ihtişam, kültür ve sanat karşısında şaşkınlığa
kapılıyorlardı. Boston Üniversitesi'nde görevli tarihçi Sheila Blair
Kordoba'nın ihtişamını şu sözlerle tarif etmektedir:
9. ve 10. yüzyılda Kordoba kenti Avrupa'daki
en büyük kentlerden biri ve en çekicisiydi. Şehre gelen insanların
bu konudaki tasvirleri var elimizde. Bütün bu çiçekler, bu açık
caddeler, bu harika ışıklandırma... Kuzeydeki (Hıristiyan) şehirleri
ise karanlıktı. Sadece Kordoba'da temiz içme suyu vardı, insanlar
büyük evlerde yaşıyordu. Paris'te ise insanlar nehir kenarındaki
küçük kulübelerde yaşamaktaydı.4
Kordoba'nın ihtişamından günümüze kalan çok az eserden
biri, bugün kentin merkezinde yer alan Katolik katedralidir. Bu
katedral gerçekte bir camiydi, sonradan kiliseye çevrildi. Caminin
içi ise gelenleri büyüleyen bir estetiğe sahipti. Kordoba'ya gelen
Hıristiyan gezginler, bu ihtişamdan çok etkileniyorlardı. 10. yüzyılda
Horotzwither isimli Sakson kökenli bir rahibe, Kordoba'yı "dünyanın
süsü" olarak tanımlamıştı.
Endülüs'ün en görkemli yapılarından biri de, İslam
sanatının ve estetiğinin harikulade örneklerini barındıran el-Hamra
Sarayı'ydı. Sarayın her detayında, İslam'ın insanlara kazandırdığı
yüksek ruhun ince zevki okunuyordu. El-Hamra'nın bahçeleri, yer
çekiminden yararlanılarak yapılan kompleks fıskiye sistemleri ile
doluydu. Kuran'da bildirilen cennet tasvirleri, El Hamra'yı inşa
eden Müslümanların ilham kaynağı olmuştu.
Kuran'da cennetle ilgili bildirilen ayetlerin bir kısmı
şu şekildedir:
İşte onlar; onlar için bilinen
bir rızık vardır. Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir. Nimetlerle
donatılmış (naim) cennetlerde. Birbirlerine karşı tahtlar üzerinde
(otururlar). Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.
Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır
ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. (Saffat Suresi, 41-47)
Çeşit çeşit 'inceliklere ve güzelliklere'
(veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler. (Rahman Suresi, 48)
Astarları ağır işlenmiş atlastan
yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi
(ordakilere) yakın (kolay)dır. (Rahman Suresi, 54)
Alabildiğine yemyeşildirler. (Rahman
Suresi, 64)
Müslümanlar mimarinin yanında giyim
kalitesi ve zevki açısından da dünyanın en ilerisiydiler.
Müslümanların tekstil tezgahlarında, o güne kadar görülmemiş
güzellikte kumaşlar üretiliyordu. Avrupalıların giysileri,
İslam dünyasının ürünleri karşısında çok sönük kalıyordu.
Bu nedenle Müslümanlar tarafından yapılan giysi ve kumaşlar,
Avrupalılar arasında en büyük lüks ve statü sembolüydü. Kiliselerdeki
en değerli kutsal eşyalar, İslam ülkelerinden getirtilen kumaşlara
sarılırdı. Öyle ki, Ortaçağ'da yapılan bazı Hıristiyan resimlerindeki
giysilerin üzerinde, İslami yazılar yer alıyordu. Müslümanlar,
dünyanın modasını da belirliyordu.
Tüm bunların yanı sıra, Batı dünyasının Müslümanlardan öğrendiği
daha pek çok medeniyet alameti vardı. Örneğin, Avrupalılar
banyo yapmayı ve sabun kullanmayı dahi, Müslümanlardan öğreneceklerdi.
Hatta Avrupa'nın müzik kültürünün gelişiminde de, İslam medeniyetinin
büyük payı vardı. İslam dünyasında yaygın olarak kullanılan
telli sazlar, Avrupalılar tarafından sonradan benimsendi.
Batı müziğinin temel enstrümanlarından biri olan gitar, udun
adapte edilmesiyle doğacaktı.
|
'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar
üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır. (Vakıa Suresi, 15-16)
Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları)
Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları. (Vakıa Suresi, 28-29)
Yayılıp-uzanmış gölgeler, durmaksızın
akan su(lar); ve (daha) birçok meyveler arasında kesilip-eksilmeyen
ve yasaklanmayan (meyveler). Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).
(Vakıa Suresi, 30-34)
Onlar; altından ırmaklar akan Adn
cennetleri onlarındır orada altın bileziklerle süslenirler hafif
ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar
üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.
(Kehf Suresi, 31)
Osmanlı
ve İslam Medeniyeti
1299 yılında temeli atılan Osmanlı İmparatorluğu ise,
İslam medeniyetinin en büyük ve en ihtişamlı imparatorluklarından
biri olarak yükseliyor, adalet ve hoşgörüye dayalı devlet anlayışı;
hakimiyeti altındaki topraklarda izlerini bıraktığı üstün mimarisi;
tekstil alanında, hat sanatında, eğitimde geliştirdiği mükemmel
yapısı ile Batı dünyası için önemli bir örnek teşkil ediyordu. Osmanlı
sultanlarının nezaketi ve sanat zevki, Batılılar tarafından hayranlıkla
anılıyor, Osmanlı topraklarını gören Batılılar gördükleri ihtişamdan
derinden etkileniyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu, tarihte eşine az rastlanır genişlikte
bir coğrafyaya hükmetmiş, en uzun ömürlü imparatorluklardan biridir.
(Yalnızca en güçlü dönemindeki Roma İmparatorluğu'nun toprakları,
Osmanlı topraklarından daha geniş bir yüzölçümüne ulaşmış, ancak
o da Osmanlı kadar uzun bir süre bu kadar geniş bir coğrafyayı elinde
tutamamıştır.) Avrupa, Kuzey Afrika, Ön Asya, Mezopotamya ve Arabistan
tarihinin önemli bir parçası olan Osmanlı'nın mirası, bugün bu topraklarda
kurulmuş olan onlarca devletin şehirlerini süslemektedir. Pek çok
Avrupa şehrinde (Sofya, Belgrad, Saraybosna gibi) Osmanlı mimarisinin
ve şehirciliğinin örnekleri hala ayaktadır.
Yukarıda yer alan hilye özel bir koleksiyona ait. 16.
ve 17. yüzyıla ait diğer süs eşyaları ise Türk-İslam Eserleri Müzesi'nde
sergilenmektedir.
Yukarıda yer alan hilye özel bir koleksiyona
ait. 16. ve 17. yüzyıla ait diğer süs eşyaları ise Türk-İslam
Eserleri Müzesi'nde sergilenmektedir. |
Osmanlı'nın, İslam ahlakını temel alarak kurmuş
olduğu devlet ve yönetim sistemi, günümüzde pek çok siyaset bilimci
tarafından, en ideal devlet yapılarından biri olarak gösterilmektedir.
Osmanlı devletinin diplomasi anlayışı, günümüzün çok taraflı diplomasi
anlayışının temelini oluşturmuştur.
Batı kültürü, Osmanlı medeniyetinden
doğrudan etkilenmiştir. Osmanlıların Macaristan'a pirinç tarımını
götürmesi, lalenin Benelüks ülkelerine, 16. yüzyılda Habsburg elçisi
olarak İstanbul'a gelen Busbecq tarafından tanıtılması, İtalyanların
kumaş boyama ve dokuma tekniklerini Osmanlı'dan almaları, Avrupa
ordularındaki askeri bando geleneğinin Osmanlılardan alınması bunun
sadece birkaç örneğidir.5
Tüm bu tarihi gerçekler, İslam ahlakının modern dünyanın
inşasında öncü rol üstlendiğini göstermektedir. İslam, Hz. Peygamber
(sav)'e vahyedildiği andan itibaren, insanlığı doğruya, gerçeğe,
güzele götüren en parlak ışık olmuştur. Kuran ahlakıyla ahlaklanan
Müslümanlar, gittikleri her yere hoşgörü, akıl, bilim, sanat, estetik,
temizlik ve refah götürmüşlerdir. Avrupa, koyu bir bağnazlık ve
barbarlık içinde iken, İslam dünyası, dünyanın en modern ve en çağdaş
uygarlığı olmuştur. Sonradan gelişecek olan Avrupa medeniyetinin
temelinde ise, İslam dünyasından öğrendikleri bütün bu değerlerin
çok büyük bir rolü vardır. Tarihçi Eugen Myers bu gerçeği şöyle
ifade etmektedir:
Dokuzuncu yüzyılın sonlarından on
ikinci yüzyıla kadar Batı'nın bilim ve kültürü üzerindeki İslam
etkisi çok büyüktür. İslam alimlerinin ve mütercimlerin, bilimlerin
ve insanlığın gelişmesindeki kültürel önemi kesinlikle küçümsenemez...
Dolayısıyla Batı düşüncesinin kökleri Greko-Arap ve İbrani düşüncesinin
bir karışımıdır.6
Öte yandan İslam dünyasının bir kısmında yaşanan gerilemenin
en önemli nedenlerinden biri ise, Kuran'da öğretilen akılcılıktan,
samimiyetten ve açık görüşlülükten uzaklaşılmasıdır. Kuran, insanlığı
karanlıklardan aydınlığa çıkaran en büyük yol göstericidir. Allah'ın
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e bildirdiği gibi:
Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitaptır
ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye
layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi,
1)
Günümüz Müslümanlarının, İslam medeniyetinin bu görkemli
geçmişini iyi bilmeleri, bunun hem onur hem de sorumluluğunu taşımaları
gerekmektedir. Unutmayalım ki Müslümanlar, dünyanın en büyük medeniyetlerinden
birini inşa eden kutsal, şanlı ve şerefli bir mirasın temsilcileridir.
Müslümanlar, diğer inançların ve medeniyetlerin temsilcileri tarafından
hep gıptayla ve hayranlıkla izlenmişlerdir. Ünlü Ortadoğu uzmanı
Daniel Pipes, bir makalesinde Müslümanların kendilerine güvenlerinden
bahsettikten sonra şu yorumu yapar:
Bu özgüveni sağlayan etkenlerden biri
de, İslam'ın ilk 6 yüzyılında ve daha da sonrasındaki olağanüstü
başarıların hatırasıdır. Bu dönemde İslam dünyanın en ileri kültürüydü;
Müslümanlar en iyi sağlık standartlarına, en uzun ortalama yaşam
sürelerine, en yüksek okuma-yazma oranlarında sahiptiler. Bilimsel
ve teknik araştırmaların çoğu onların kontrolündeydi ve genellikle
muzaffer ordular kuruyorlardı. Bu başarı trendi, ilk baştan beri
açıkça ortadaydı. MS 622 yılında Hz. Muhhammed Mekke'den göç etmiş,
ancak 8 yıl sonra kente onun yöneticisi olarak dönmüştü. Henüz daha
715 yılında, Müslüman fatihler Batı'da İspanya'dan Doğu'da Hindistan'a
kadar uzanan bir imparatorluk kurmuşlardı. Müslüman olmak, kazanan
bir medeniyete ait olmak anlamına geliyordu.7
Kuşkusuz bugünün Müslümanlarının görevi sadece bu görkemli
geçmişle övünmek değil, günümüzde ve gelecekte de İslam'ı yükseltmek
için çalışmaktır. Nitekim geçmiştekine benzer bir ihtişamın bugün
de yeniden inşa edilmesi, Müslümanların yeniden dünyaya ışık tutan
bir kültür ve medeniyet önderleri olmaları mümkündür. Ancak bu yönde
yapılacak her türlü çalışmanın öncelikle, birlik ve beraberlik ruhu
içinde gerçekleştirilmesi gereklidir. Kişisel menfaat endişelerini
bir kenara bırakan, farklılıkları hoşgörü ile karşılayan, gücünü
ve enerjisini yalnızca İslam'ın, Müslümanların ve insanlığın hayrına
kullanan, çoğulculuktan yana olan, uzlaşmacı ve barışsever bir kültür
Müslümanlar arasında egemen olursa, İslam dünyası, 21. yüzyılın
en büyük medeniyetlerinden birini inşa edebilir. Sevgi, merhamet,
anlayış, tolerans gibi İslam ahlakının da temeli olan değerler sayesinde,
bugün bir kısım Müslüman ülkelerde hakim olan despot yönetimlerin
de sonu gelecek, kültürel ve ekonomik olarak kalkınma sağlanacak,
dünyanın çeşitli bölgelerinde baskı altına alınan, zulme uğrayan,
acımasızca katledilen Müslümanlar barışa ve güvenliğe kavuşacak
ve, Allah'ın izni ile, asr-ı saadet döneminin bir benzeri 21. yüzyılda
yeniden yaşanacaktır.
|