Eğer Allah'ın nimetini
saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak
bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nahl Suresi, 18)
Bu süreç içinde, İslam dünyasının demografik
dağılımında yaşanan değişim de İslam coğrafyası kavramını
etkilemiştir. 20. yüzyılın başına kadar, Müslümanlar -kısa
dönemli işgaller hariç- genellikle İslam topraklarında yani
Müslümanların idaresi altında yaşamışlardır. 20. yüzyılın
ilk dönemlerinden itibaren, Müslümanlar kendi istek ve iradeleri
ile çeşitli Avrupa ülkelerine ve Amerika'ya göç etmişler
ve bu topraklarda önemli bir nüfus haline gelmişlerdir.
Bugün Amerika'da ve pek çok Avrupa ülkesinde İslam en hızlı
yükselen din konumuna gelmiş, Batı içindeki Müslümanların
sayısında yaşanan artış bu toplulukların sosyal ve siyasi
hayatta etkili bir rol üstlenmesini sağlamıştır. Böylece
İslam coğrafyası, sadece nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman
olan ya da Müslümanların idaresi altında olan ülkelerle
sınırlı olmayan çok daha büyük bir coğrafya haline gelmiştir.
Kafkasya'dan Tanzanya'ya, Fas'tan Fiji'ye kadar uzanan
geniş bir coğrafyaya yayılmış olan İslam dünyası, tarihin
büyük medeniyetlerinin doğup geliştiği bir havzada yer
almaktadır. Bölgenin sahip olduğu jeopolitik, jeokültürel
ve jeoekonomik özellikler, bu coğrafyayı bugün de uluslararası
ilişkilerin ve dünya siyasetinin önemli bir yerine yerleştirmiştir.
İslam, dünyanın en hızlı
yükselen dinidir. Bu haritada Müslüman ülkelerin
genel dağılımı görülmektedir. |
Dünya ticaret yollarının önemli kesişme ve geçit bölgelerinin
bu coğrafya içinde yer alıyor olması da önemli unsurlardandır.
Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan, Akdeniz'i ve Basra Körfezi'ni
Hint Okyanusu'na bağlayan boğaz ve kanalların ve Hint
Okyanusu'ndaki ana geçit noktalarının Müslümanların kontrolünde
olduğu düşünüldüğünde, İslam dünyasının küresel dengeler
açısından taşıdığı önem daha iyi anlaşılacaktır. Buna
bir de petrol, doğal gaz gibi stratejik yer altı kaynakları
açısından dünyanın en zengin topraklarının İslam coğrafyasında
bulunduğu gerçeği eklendiğinde, tablo daha da netleşmektedir.
Bu özelliklerin hepsi İslam dünyası için birer stratejik
imkandır ve bu imkanların iyi değerlendirilmesi Müslümanların
dünya siyasetindeki etkinliklerinin artması anlamına gelmektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri
ve Suudi Arabistan'daki petrol çıkarma tesisleri.
|
Bugün gelinen noktada da Müslümanların doğrudan veya
dolaylı olarak, 21. yüzyıldaki gelişmelerde rol oynayacağı
açıkça görülmektedir. Ancak elbette önemli olan, bu rolün,
başta İslam dünyası olmak üzere tüm insanlığın faydasına
olmasıdır. Bu aşamada ilk akla gelen, İslam dünyasının
mevcut konumu ile böyle bir rolü üstlenip üstlenemeyeceğidir.
Kuşkusuz, Müslümanlar bu sorumluluğu üstlenecek yetkinliğe
ve bilince sahiptirler. Ancak bugün İslam dünyasına bakıldığında,
kimi ülkelerde demokrasi geleneğinin yeterince yerleşmemiş
olması, teknolojide çağın gerisinde kalınmış olması, ekonomik
geri kalmışlık gibi bazı sorunlar göze çarpmaktadır. Dünya
siyasetinde aktif rol almaya hazırlanan bir İslam dünyasının,
bunlar ve benzeri sorunları bir an önce çözüme kavuşturması
zorunludur.
Ancak, İslam dünyasının tüm bunlardan önce aciliyetle
çözüme kavuşturulması gereken çok daha hayati ve temel
bir sorunu vardır: Parçalanmışlık. Dünya Müslümanlarının,
güçlü ve aktif bir İslam Birliği sağlayamamış olmaları,
günümüzde yaşanan çeşitli sorunların temelinde yer alan
önemli bir eksikliktir. Güçlü bir birlik sağlandığında
bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacak
ya da karşılaşılan tüm sorunlar tahmin edilenden çok daha
kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki, bu parçalanmışlıkla
dikkat çekilen husus, çoğulluk, yani İslam dünyası içinde
farklı mezhepler ve uygulamaların var olması değildir.
Müslümanların parçalanmışlıktan kurtulmaları da hepsinin
tek bir uygulama ya da yöntem altında toplanması anlamını
taşımaz. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği
altında, çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasının
sağlanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları
her toplum içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam
ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların,
birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır.
Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar
kardeştirler. Bu nedenle İslam dünyası içindeki farklılıklar
birer zenginlik olarak değerlendirilmeli, bunlar, Müslümanların
birbirleri ile çekişmesine neden olan, onları ana konulardan
uzaklaştırıp, acil ve önemli sorunlara tedbir alınmasını
engelleyen çatışma ve ayrılık nedenlerine dönüşmemelidir.
Sitenin ilerleyen bölümlerinde, kurulacak bir İslam Birliği'nin
Müslüman dünyası için gerekliliğini ve dünya barışı için
önemini, siyasi, sosyolojik ve ekonomik bilgileri ele
alarak ortaya koyacağız. Ancak bundan önce, İslam dünyasının
nasıl bir süreç içinde parçalandığını ve bu durumun nasıl
ortadan kaldırılabileceğini inceleyeceğiz.
Parçalanmanın
Nedenleri
İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık,
20. yüzyılın başında ortaya çıkmış bir durumdur. Bundan
önce ise, farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanlar
çeşitli İslam imparatorluklarının yönetimi altında, birarada
huzur ve güvenlik içinde yaşamaktaydılar. Dahası, güçlüydüler.
Geçtiğimiz yüzyıl İslam
dünyası için baskı, zulüm, savaş ve çatışmalarla
geçen bir yüzyıl oldu. Binlerce masum insan hayatını
kaybetti. |
Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal
milliyetçilik, İslam dünyasında da etkisini gösterdi.
Müslümanların bir kısmı, Batılı fikri akımların etkisi
altında kalarak kendilerine empoze edilen bu ideolojiyi
benimsediler. Bu esnada İslam imparatorluklarının zayıflamasıyla,
Müslümanların büyük çoğunluğu Batılı güçlerin sömürgesi
durumuna düştüler. Sömürgeci güçler İslam topraklarından
çekilirken de, bu toprakları yapay sınırlarla bölüp, çeşitli
devletler oluşturdular. Bu durum, bazı Müslümanlar arasında
yayılan radikal milliyetçilik hareketleri ile birleşince
ortaya oldukça karışık bir tablo çıktı. Müslüman toplumlar
içindeki etnik farklılıklar, çatışma nedenine dönüştü.
Kısa bir süre öncesine kadar aynı topraklarda birarada
yaşayan halklar, bir anda farklı sınırlar içinde yaşayan,
aralarında anlaşmazlıklar olan, birbirine karşıt toplumlara
dönüştüler. Hemen her ülkeyle komşuları arasında başta
sınır anlaşmazlıkları olmak üzere çeşitli tartışma konuları
doğdu. (Bu anlaşmazlıkların bir kısmı, İran-Irak Savaşı
örneğinde olduğu gibi, iki Müslüman devletin birbiriyle
kıyasıya savaşmasına kadar vardı.) Böylece, İslam dünyası
bir yüzyıl boyunca devam edecek bir istikrarsızlık sürecine
girmiş bulunuyordu.
Burada hemen belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi,
bağımsızlık talebi meşru ve asil duygulardır. Milliyetçilik
duygusunun gayrimeşru hale gelmesi, sevginin saplantılı
bir tutkuya dönüşmesiyle olur. Bir insan milletini severken,
diğer milletlere karşı sebepsiz yere husumet beslemeye
başlarsa, kendi milletinin çıkarları için diğer milletlerin
ve halkların haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını
ele geçirmeyi, mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru
bir çizgiye gelmiş demektir. Veya, kendi milletine olan
sevgisini bir tür ırkçılığa dönüştürdüğünde, yani kendi
milletinin kalıtsal olarak diğerlerinden üstün olduğunu
iddia ettiğinde de yine gayrimeşru bir fikir geliştirmiş
olur. Milliyetçiliğin, ırkçı bir düşünceye dönüştürülüp,
iki Müslüman toplum arasındaki "Müslüman kardeşliği"
kavramını zedeleyecek, bunu ortadan kaldırarak husumet
tohumları ekecek bir şekilde yorumlanması da yine yanlıştır.
Allah bu yanlış anlayışa Kuran'da dikkat çekmektedir.
Ayetlerde "öfkeli soy koruyuculuğu" olarak tarif
edilen bu düşünce, cahiliyenin (din ahlakından uzak toplumların)
bir özelliği olarak anlatılır:
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde,
'öfkeli soy koruyuculuğu'nu, cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu'
kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve
müminlerin üzerine 'güven ve yatışma duygusunu' indirdi
ve onları "takva sözü" üzerinde "kararlılıkla
ayakta tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil
idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi,
26)
Dikkat edilirse ayette "öfkeli soy koruyuculuğu"ndan
söz edilmekte, buna karşılık Allah'ın müminlere güven
ve yatışma duygusu verdiği bildirilmektedir. Demek ki,
kendi toplumuna (aşiretine veya milletine) yönelik sevgisi
sonucunda öfkeli ve saldırgan bir tavır sergileyen insanların
ruh hali Kuran ahlakına aykırıdır. Ve 19. yüzyılda materyalist
Avrupa'da gelişip, Müslüman toplumlara da oradan ihraç
edilen milliyetçilik anlayışı, öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir.
Yalnız İslam dünyasında değil, neredeyse tüm dünyada çatışmalara
ve siyasi istikrarsızlıklara neden olmuştur.
Oysa insanlar arasında ırklarına ve soylarına göre ayrım
yapmak, etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu kılmak
Kuran ahlakına kesin olarak aykırıdır. Rabbimiz bir ayette
şu şekilde buyurmuştur:
"Arap Atlılarının Çarpışması",
Kanvas üzerine yağlı boya, The Walters Sanat Galerisi,
Maryland |
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir
erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız
için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz,
Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya
da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Allah, "Göklerin ve yerin
yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması,
O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten
ayetler vardır." (Rum Suresi, 22) ayetiyle
insanların farklı ırklardan ve milletlerden olmasının
Kendisi'nin ayetlerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu
farklılıklar birer çatışma ve husumet konusu değil, bir
tür zenginlik ve çeşitliliktir.
Tarih, İslam'ın etnik ayrılıkları uzlaştırmasının örnekleriyle
doludur. Hz. Muhammed (sav) sahabeyi ırk ve kabile ayrımcılığı
yapmaktan, insanları milletlerine, cinsiyetlerine, dillerine,
aşiretlerine göre ayırmaktan, hatta aynı toplum içinde
insanları maddi imkanlarına göre sınıflandırmaktan da
kesinlikle sakındırmıştır. Peygamber Efendimiz, Veda Hutbesi'nde,
"Ey İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz
bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem'den, Adem de topraktandır.
Allah yanında en üstün olanınız O'ndan en fazla korkanınızdır.
Arab'ın aceme, acemin de Arab'a, beyazın siyaha, siyahın
da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva hariç."
sözleri ile Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya davet
etmiştir.
Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde arka arkaya
devam eden fetihler, İslam dünyasının sınırlarını Doğu
ve Batı'ya doğru genişletmiş, farklı milletlerden pek
çok insan İslam bayrağı altında birleşmiştir. Kabile çatışmalarına,
sonu gelmeyen kan kavgalarına boğulmuş olan Ortadoğu,
İslam ahlakının yayılması ile huzura kavuşmuş, yalnız
Araplar arasındaki kabile savaşları değil Müslümanların
fethettikleri tüm topraklardaki çatışmalar da son bulmuştur.
Kimi Hıristiyan mezhepleri arasında kıyasıya devam eden
mücadeleler dahi, Müslümanların hakim olduğu topraklarda
barışla neticelenmiştir. Birbiri ile savaşan kabileler,
birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışan gruplar İslam
bayrağı altında birbirlerine yaşam hakkı tanır ve saygı
gösterir olmuşlardır.

İ ki Müslüman ülke arasında
yaşanan İran-Irak Savaşı'nda on binlerce Müslüman
hayatını kaybetti. |
Günümüz Müslümanlarının bakış açısının da bu doğrultuda
olması gerekir. Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde,
temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnik kökeni, dili
gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi
değil, imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler
arasında sevgi, bir diğerinin Allah'tan korkup sakınmasına,
Rabbimiz'e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere,
gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını
Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları
ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini
gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye
karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini,
ait olduğu milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler,
bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz bir etki yapmaz.
Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde
de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin
özü, Kuran'da bildirildiği gibi olmalıdır: Müslümanlar,
birbirlerinin yardımcısı ve velisidirler.
İslam dünyasının günümüzdeki parçalanmışlığının en önemli
nedenlerinden biri, bu bilincin eksikliğidir. Bunun sebebi
de Kuran ahlakından uzaklaşılmış, bunun yerine din dışı
fikir akımlarının ve düşüncelerin etki kazanmış olmasıdır.
Bazı aydınlar, Batı'da gelişen din dışı felsefe ve ideolojilerin
yanılgılarına kapılmış, bu fikirleri Müslüman topraklarına
ihraç etmenin İslam dünyasını ileri götüreceğini sanmışlardır.
Bu tarihi hatanın neden olduğu tahribatın izleri bugün
de açıkça görülmektedir. Adaleti, fedakarlığı, merhameti,
hoşgörüyü, açık fikirliliği, ileri görüşlülüğü getiren
Kuran ahlakının yerine, bazı sapkın felsefe ve ideolojilerin
topluma benimsetilmeye çalışılmasıyla birlikte, Müslüman
dünyasında süregelen düzenin ve dayanışmanın yerini kargaşa
ve parçalanmışlık almıştır. Bu kargaşayı sona erdirmek
için bazı ülkelerde, yine Kuran ahlakına ters olan bir
model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen despot rejimler
kurulmuştur.
Bugün de İslam dünyasının geleceğine yönelik stratejiler
belirlenirken, bu tarihi tecrübeden ders alınmalı, yanlış
yönlendirme ve telkinlere kapılmaktan sakınılmalıdır.
Tarih açıkça göstermektedir ki, İslam dünyası, ancak kendi
özündeki değerlere sahip çıktığında yükselebilir. Ve bu
değerlerin en önemlilerinden biri, Müslümanların birlik
ve beraberliğidir.
Tarihten
Bir Örnek: Selahaddin Eyyubi'nin İslam Birliği
Haçlılar karşısındaki İslam dünyasının durumu, bu konuda
önemli bir örnektir.
1096 yılında başlatılan ilk Haçlı seferinin orduları
Ortadoğu'ya ulaştığında, Müslümanlar, aralarında çeşitli
anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan emirliklere bölünmüşlerdi.
Bu bölünmüşlük nedeniyle Avrupa'dan gelen bu barbar işgalcilere
karşı direnemediler. 1099 yılında Kudüs'te korkunç bir
katliam yaparak kurulan Haçlı Krallığı, on yıllar boyunca
Müslümanların bu bölünmüşlüğünden yararlandı. Ancak büyük
İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi'nin Müslüman emirlikleri
tek tek kendi idaresi altına alıp birleştirmesiyle birlikte,
Müslümanlar Haçlı işgalcilere karşı koyabilecek bir güce
ulaştı.
Yine de Müslümanların Haçlıları yenilgiye uğratması bir
günde olmayacaktı. Selahaddin Eyyubi, Müslümanları tek
bir bayrak altında birleştirirken, bir yandan da ilmi
ve ahlaki bir uyanış başlatmıştı. Encyclopedia Britannica'da
belirtildiği gibi:
Haçlılar'ın 1099'da Kudüs'ü
işgalleri sırasında yaptıkları katliamı ve yağmalamayı
gösteren bir tablo. |
Müslümanların dini kurumlarını teşvik etmek ve yaymak, (Selahaddin
Eyyubi'nin) politikasının temel parçalarından biriydi. Bilim
adamlarına ve din alimlerine sahip çıktı, onların kullanımı
için üniversiteler ve camiler kurdu ve onlara İslam dünyasının
yararına pek çok eser yazdırdı... Ahlaki yeniden doğuşla
birlikte, ki bu onun kendi kişisel yaşamının da gerçekçi
bir faktörüydü, kendisinden beş yüzyıl önce bilinen dünyanın
yarısını fethetmiş olan ilk nesil Müslümanların kararlılığını
ve şevkini yeniden uyandırmaya çalıştı. İlmi, ahlaki ve
imani yükseliş, Müslümanların siyasi birliğiyle de birleşince,
İslam medeniyeti bir kez daha yükseldi: Selahaddin Eyyubi'nin
komutasındaki birleşik İslam ordusu 1187'deki Hıttin Savaşı'nda
-kendi içlerinde parçalanmalar ve huzursuzluklar yaşayan-
Haçlı ordusunu bozguna uğrattı ve ardından Kudüs dahil olmak
üzere Haçlı işgali altındaki Filistin topraklarının tamamına
yakını kurtarıldı.
Selahaddin Eyyubi'nin ve onun önderliğinde kurulan İslam
Birliği'nin en dikkat çeken yönü ise, Kuran ahlakının
gereği olan adalet, ılımlılık ve barışçılık gibi erdemleri
en iyi biçimde temsil etmesiydi. Selahaddin Eyyubi genellikle
Haçlılara karşı kazandığı askeri zaferle anılır, ancak
onun çok belirgin bir diğer özelliği gerek Haçlılara gerekse
tüm diğer Hıristiyanlara karşı son derece adil ve bağışlayıcı
davranmasıydı. Haçlılar Müslümanlara karşı çok büyük zulümler
uygulamalarına rağmen, Selahaddin Eyyubi onlardan intikam
almamış, Kudüs'ü fethettiğinde kentteki hiçbir Hıristiyana
zarar verilmemişti. Selahaddin Eyyubi'nin bu konudaki
dikkat çekici bir başka yönü, kendi tarafındaki radikalleri
de dizginlemiş olmasıydı. III. Haçlı Seferi'ni yöneten
İngiliz Kralı Richard'ın Akra Kalesi'nde 3 bin Müslüman
sivili acımasızca katletmesi üzerine, bazı kişiler intikam
arayışına girmişler ve bunu da Yafa kentindeki (bugünkü
Tel-Aviv) Hıristiyanlara karşı toplu bir kıyıma girişerek
uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin Eyyubi, kendi ordusu
içindeki bu radikal eğilimi durdurmak, yatıştırmak ve
Yafa'daki Hıristiyanlara güvenlik sağlamak için büyük
çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu.
Sonunda Selahaddin Eyyubi, Haçlılara birtakım imtiyazlar
ve imkanlar vererek, kutsal topraklara barış getirmeyi
de başardı. 28 Ağustos 1192'de Haçlılarla Müslümanlar
arasında barış anlaşması imzalandı. Bunun ardından Selahaddin
Eyyubi, bu kenti ele geçirmek için binlerce Müslümanı
öldürmüş olan Haçlı komutanlarına büyük bir jestte bulunarak,
onları kendisinin misafiri olarak Kudüs'e davet etti.
Kudüs'ü ziyaret eden Haçlı komutanlar, Müslümanlarda gördükleri
bu büyük bağışlayıcılık, hoşgörü ve adalet karşısında
hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin Eyyubi bir
keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard'ın hasta
olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu ve
ateşini dindirmesi için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi'nin
Kuran ahlakına dayanan bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa'da
efsaneleştirdi.
Kısacası, Selahhaddin Eyyubi'nin kurmuş olduğu İslam
Birliği, Müslümanlara hem güç ve zafer vermiş, hem de
İslam ahlakının özündeki adalet, hoşgörü, barışseverlik
gibi erdemlerin hayata geçirilmesine imkan tanımıştı.
Müslümanlar hem İslam'a hizmet etmek için harekete geçirilmişler,
hem de Müslümanlar arasında doğan bazı radikal eğilimler
engellenerek, Kuran ahlakına göre Müslümanların nasıl
olması gerektiği gösterilmişti.
Selahaddin Eyyubi'nin kurduğu İslam Birliği'nden bugüne
dek tam 8 yüzyıl geçti. Ama, tam da onun zamanındaki nedenlerle,
bugün de Müslümanlar için bir İslam Birliği gereklidir.
Elbette bugün İslam dünyasına karşı Haçlılar devrinde
olduğu gibi birleşik bir askeri saldırı söz konusu değildir,
ama İslam dünyası, farklı coğrafyalarda farklı tehditler
altındadır. Dahası, İslam dünyası diğer medeniyetlerin
gerisinde kalmış, bilim, teknoloji, kültür, sanat, düşünce
gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü olmasına karşın-
geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde
üretilen birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19.
yüzyıldan itibaren İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını
tam anlamıyla bilmeyen bazı Müslümanları etkisi altına
almaktadır. İslam'ı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan,
ama gerçekte İslam ahlakına tamamen aykırı vahşetler uygulayan
bazı radikaller ise, İslam ile diğer medeniyetler arasında
çatışma körüklemek isteyenlere, çoğu kez bilmeyerek, hizmet
etmektedirler.
Tüm bunların son bulması, Müslümanların yeniden dünyaya
yön veren, ışık tutan, adalet ve barış getiren, kendisine
gıpta edilen bir medeniyet kurmaları içinse, bir zamanlar
Selahaddin Eyyubi'nin izlediği yöntemin izlenmesi gereklidir:
İslam dünyasında ahlaki, ilmi, imani bir yeniden doğuş
başlatmak ve bir yandan da Müslümanların siyasi birliğini
sağlamak.
Farklılıklara
Hoşgörü Göstererek Birleşmek
Müslümanların birlik olmaları, sadece mevcut durumun
sona ermesi için ihtiyaç duyulan siyasi bir gereklilik
değildir. Bundan daha da önemlisi, birlik, zaten Müslüman
olmanın gereklerinden biridir. Müslümanların hayatlarının
her anında olduğu gibi, ulusal ve uluslararası siyasetlerinde
de Kuran ahlakına göre davranmaları gerekir. Kuran ahlakı
ise öncelikli olarak İslam dünyasının ittifak etmesini
gerektirmektedir. Kuran ahlakının esas alınması, bu ittifakın
kalıcı olmasını ve kendisinden beklenen aktif rolü üstlenmesini
sağlayacaktır.
Beytüllahim Şapeli, T. Allom
|
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir
erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız
için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz,
Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya
da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani
siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız.
Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi
kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size
ayetlerini böyle açıklar.(Al-I İmran Suresi, 103)
İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını,
dayanışma ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını
gerektirir. Allah Kuran'da müminlere "çekişip
birbirlerine düşmemelerini" (Enfal Suresi,
46) emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir
durum olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu
şekilde emredilir:
Kendilerine apaçık belgeler geldikten
sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi
olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i
İmran Suresi, 105)
Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını
değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle
ile ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde
olması mümkün değildir. Bu, bireyler temelinde geçerli
olduğu gibi toplumlar ve milletler temelinde de geçerlidir.
Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe de dikkat çekmiş, Müslüman
toplulukların birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını
ve düşmanca davranmalarını yasaklamıştır. Kuran'da böyle
davrananların durdurulması ve farklı Müslüman toplumların
"aralarının bulunması" bildirilmiştir:
Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak
olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine
tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla,
Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda
(Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle
aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz
Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)
Elbette her Müslüman toplum arasında, bölgesel, kültürel
ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir.
Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır.
Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar
nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe
alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat
sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak
görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.
Allah, Kuran'da Müslümanları bu hataya düşmemeleri için
uyarmış ve Kitap Ehli'nin bu konudaki hatalarını da ibret
olarak göstermiştir. Kuran'da Kitap Ehli'nin (Hıristiyanlar
ve Yahudilerin) hataları bildirilirken, bu toplulukların
kendi aralarında parçalanıp, ayrılıklara düşmeleri de
belirtilmektedir. Beyyine Suresi'nin 4. ayetinde Kitap
Ehli'nin kendilerine apaçık belgeler gelmiş olmasına rağmen
fırkalara ayrılmış oldukları haber verilir. Diğer ayetlerde
ise bu ayrılmanın sebepleri arasında, "aralarındaki
tecavüz ve haksızlık", "aralarındaki kıskançlık",
"hakka başkaldırma" gibi kötü ahlak özellikleri
bildirilmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra,
yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla
ayrılığa düştüler... (Şura Suresi, 14)
Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır.
Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra,
aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma"
(bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini
inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek
çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 19)
Bu ayrılığa düşme nedeniyle Kitap Ehli'nin tarihinin
büyük çatışmalarla dolu olduğu, bilinen bir gerçektir.
Hıristiyanlığın ilk 1600 yıllık tarihi, birbirleri ile
çatışan farklı Hıristiyan mezheplerinin tarihi sayılabilir.
Ufak yorum farklılıkları bile Hıristiyanların birbirlerini
inkarcılıkla suçmalarına neden olmuştur. Bu çekişme içinde
Roma Katolik Kilisesi zamanla egemenlik sağlamış, ancak
sonraki yüzyıllarda da bu kez bu Kilise "sapkın"
(heretik) saydığı farklı dini mezheplere (bunlar arasında
Docetism, Montanism, Adoptionism, Sabellianism, Arianism,
Pelagianism ve Gnosticism sayılabilir) karşı büyük bir
baskı uygulamıştır. Papalığın, 11. yüzyıldan itibaren
Katharlar ve Bogomiller gibi farklı dini akımlara uyguladığı
baskılar, ardından da Protestanlar ile Katolikler arasında
patlak veren ve bir yüzyıldan fazla süren kanlı savaşlar,
Avrupa tarihinin en karanlık çağlarına denk gelmektedir.
İlginçtir ki, Avrupa medeniyetinin yükselişi, ancak söz
konusu mezhep savaşlarının bitmesinden sonra başlamıştır.
Siyasi tarihçilerin kabul ettiği gibi, modern Avrupa,
farklı Hıristiyan mezheplerinin birbirlerine tolerans
göstermesi gerektiği fikrinin egemen olduğu ünlü Westphalia
Barışı'ndan (1648) sonra doğmuştur.
Humayun Türbesi, Hindistan.
Mogul İmparatorluğu'nun önemli eserlerindendir.
|
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın.
Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin
arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken,
oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
(Al-i İmran Suresi, 103)
İnsanların dinde parçalanmalarının temelinde, Allah'ın
emrettiği ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır.
Bu ahlak tevazuyu esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini
ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden
farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler.
Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları
için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla
daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu
beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran'da,
"... onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar
halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla
yetinip sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53)
ayetinde dikkat çekilmiştir.
Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap
vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları
gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin,
diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan
sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak
etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.
Örnek Müslümanlar, insanlara -Rabbimiz'in tecellileri
olduğunun bilinciyle- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar.
Kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden,
Allah'ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz
(sav)'in sünnetine uyanları ise kardeşleri olarak görür
ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Yapılması
gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında olabilecek
kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları
nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön
plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak yerine, Kuran
ahlakını yaşamakta ittifakı desteklemektir. Müslümanlar
ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda
da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda
da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin
farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde
gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde
bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği
teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı,
merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.
Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının
özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini
ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz.
Muhammed (sav), "Size iki şey
bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek
ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim"
sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir.
Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa
düşmekten sakınmak, Rabbimiz'in tüm inananlara emridir.
Allah, ayetinde şu şekilde buyurmuştur:
O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve
onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve
İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir
şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere
ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne
yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)
Birlik
Ruhunun Yaşatılması
"Faytoum Şehri",
Paul Renoir, Mathaf Galerisi, Londra |
Birlik; anlayış, fedakarlık, vefa ve sadakat gerektirir.
Allah Kuran'da Müslümanlara birlik içinde olmalarını,
şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği
engellemek için çaba göstereceğini bildirmiştir. Müslümanlar
din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı
incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun
olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek
her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin
bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı
davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı
olmalıdır. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün
bir ahlaktır.
Bu konuda en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav)
ile birlikte Mekke'den hicret eden müminler ve Medine'de
onlara güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki
ilişkidir. Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle,
Allah yolunda yurtlarından hicret eden müminleri, Medine'de
Hz. Muhammed (sav)'e biat etmiş olan Müslümanlar en güzel
şekilde karşılamış, onlara karşı büyük bir muhabbet ve
ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk
olmalarına, cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas
sayılan "kabile bağı"na sahip olmamalarına rağmen,
imanları ve itaatleri nedeniyle örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir.
Medineli Müslümanlar hicret edenlere her türlü imkanı
sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış,
kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş,
mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih
etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını
Kuran'da şöyle bildirmiştir:

İ ngiliz ressam David Roberts'ın,
"Muayyad Camisi" adlı tablosu
|
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve
çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız,
gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46)
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi)
hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret
edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde
bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık
(ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih
ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
(Haşr Suresi, 9)
Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve
iki mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması
gerektiğini gösteren çok önemli bir örnektir. Peygamber
Efendimiz ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl
olması gerektiğini bir hadisinde şöyle tarif etmiştir:
Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri, saygı
ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir
uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte
aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.
Müslümanların birbirlerine karşı sevgileri ve kalplerinde
birbirlerine karşı hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah'ın
müminlere büyük bir lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla
yaşanacak olan bu nimet Kuran'da şöyle bildirilir:
Onların göğüslerinde kinden (ne varsa
tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde
karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi, 47)
Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve
birlik duygusunun büyük bir nimet olduğunun bilincinde
davranmalı ve bu birliğin korunması için sabırlı ve iradeli
olmalıdırlar. Enfal Suresi'nin 1. ayeti "...
Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin
ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin." Müslümanlara
birlikte davranmalarının önemini bildiren bir diğer ayettir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise, Müslümanların ortak
hareket etmelerinin önemini bir hadis-i şerifinde şöyle
ifade etmiştir:
....Birbirinize hased (çekememezlik)
etmeyiniz. Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle
iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz
ve ey Allah'ın kulları, kardeşler olunuz.9
Yeryüzünde şiddet ve zulmün
yaygınlığı, Müslümanların üzerindeki sorumluluğun
büyüklüğünü göstermektedir. |
Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür, ancak
karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi
olduğunu, her ikisinin de Allah'tan korkup sakındığını,
Peygamber Efendimiz'e itaat ettiğini, helal ve harama
titizlik gösterdiğini düşünerek çok daha sabırlı davranmalıdır.
Müslüman, din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi
gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi
gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda
da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin
bilincindedir. Bir Kuran ayetinde, Müslümanların din kardeşleri
için şöyle dua ettikleri bildirilir:
Bir de onlardan sonra gelenler, derler
ki: 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi
bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma.
Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.
(Haşr Suresi, 10)
Müslümanlar, aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle
bu sorunu dostça gidermekle yükümlü oldukları gibi, iki
Müslüman topluluk arasında da benzeri bir olay yaşandığında,
müminlerin arasını düzeltip uzlaştırmakla yükümlüdürler.
Allah, iman edenlere şöyle buyurmuştur:
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının;
umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
Bu ahlakın, müminlere çok güçlü bir beraberlik ve birlik
ruhu kazandıracağı açıktır. Nitekim Rabbimiz, iman edenlere
Kendisi'nin yolunda "birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak" (Saff
Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele,
inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken
fikri bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli
bir sorumluluktur. Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı
içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmak yerine,
kendi iç sorunları ile boğuşan, içe kapalı bir yapı geliştirmek
kuşkusuz büyük bir hata ve tarihi bir vebal olabilir.
Bugün, başta dünyanın pek çok ülkesinde ezilen ve zulüm
gören Müslümanlar olmak üzere, insanlık, içine düştüğü
durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya
barış, huzur, adalet getirecek ve unuttuğu varoluş amacını
hatırlatacak bir yol gösterici beklemektedir. Bu yol göstericilik,
İslam toplumunun sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu
bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir.
Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın,
yalancılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun
dünya genelinde yaygın olması, yeryüzünün "fitne"
ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında,
Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu
önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah'ın
varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların
kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip
yayılmaktadır. Buna karşılık vicdan sahibi insanların
yapması gereken, iyilikte ittifak etmektir.
Allah'ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren
mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır.
Rabbimiz, Kuran'da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş
ve iman edenlerin de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine
yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde
bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir. Ayette
şu şekilde buyurulmaktadır:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir.
Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve
dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk
(fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Böylesine önemli bir sorumluluk taşıyan Müslümanların
birlik ve ittifak içinde olmaları gerektiği açıktır. Müslümanlar,
birlikte hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda
şu sorular üzerinde düşünmelidirler:
"Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli
mi?"
"Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?"
"İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde
olmak yerine, Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul
mü?"
Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes,
sonu gelmeyen çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar
arasındaki Kuran ahlakına dayalı bu ittifakı korumanın
öncelikli olduğunu görecektir.
Ayrıca Müslümanlar, şeytanın da sürekli birlik ve beraberliği
bozmak, Müslümanların arasına düşmanlık sokmak için faaliyet
halinde olduğunu unutmamalıdırlar.
Rabbimiz, "Kullarıma, sözün
en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını
açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır."
(İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenleri bu tehlikeye
karşı uyarmıştır. Bu ayet, Müslümanların birbirlerine
karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri, incitici,
iğneleyici, alaycı, sert, kınayıcı söylemlerden şiddetle
kaçınmaları gerektiğini gösterir.
Kuran'da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat
çekilen bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu
zedeleyecek tavırların Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır.
Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz
gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46)
Müslümanların birlik ve
beraberlik ruhu içinde hareket etmeleri, diğer toplumlar
için de çok güzel bir örnek teşkil edecek;Kuran
ahlakının gereği olan adalet, merhamet, sevgi, anlayış,
hoşgörü tüm dünyaya yayılacaktır. Diğer bir deyişle,
Müslümanların birlik olması yalnızca zorluk ve sıkıntı
içinde olan Müslümanlar için değil, tüm dünya insanları
için büyük bir nimet ve berekete aracı olacaktır.
|
Bu, başta da belirttiğimiz gibi, bireyler
için olduğu kadar Müslüman toplumlar ve milletler için
de geçerlidir. Eğer İslam dünyası, güçlü, istikrarlı,
müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek
ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek
zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki
ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses
yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır.
Filistin'de, Keşmir'de Doğu Türkistan'da, Moro'da ve daha
pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç
içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum
insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının
üzerindedir. Müslümanlar, Peygamberimiz (sav)'in "Müslüman,
Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz" sözünü
hatırlarından çıkarmamalıdırlar.10
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara
bırakıp, tüm Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini
hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak
ile tüm dünyaya örnek olmalıdır. İman edenlerin birbirleri
ile kardeşliği, Allah'ın bir lütfu ve nimetidir. Samimi
Müslümanlar bu nimet için Rabbimiz'e şükretmeli ve Allah'ın
"dağılıp-ayrılmayın" emrini unutmamalıdırlar:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın.
Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin
arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken,
oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi,
103)
Birlik
Müslümanlara Güç Kazandırır
Önceki sayfalarda Müslümanlar arasındaki çekişmenin veya
dağılmanın, onları manevi olarak güçten düşürecek bir
gelişme olacağına değinmiştik. Bu, Allah'ın Kuran'da iman
edenlere bildirdiği sırlardan biridir ve bununla önemli
bir gerçeğe daha dikkat çekilmektedir: Nasıl ki ayrılıklar
ve çekişmeler Müslümanları manevi olarak güçten düşürüyorsa,
birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır.
Allah Kuran'da, iman edenlerin "haklarına tecavüz
edilmesi" durumunda birlik olup karşı koymalarını
buyurmuştur
Ve haklarına tecavüz edildiği zaman,
birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
Bu, iman edenlere İlahi bir emirdir ve pek çok hikmeti
vardır. İnkarcı ideolojilerin fikren yok edilmesi de,
ancak Müslümanların ittifak etmeleri ile mümkündür.
Ancak elbette unutmamak gerekir ki, iman edenlerin ittifakını
güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır.
Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur.
Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat
beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası
için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası
için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam
kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan
bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi
dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz. Böylesine sağlam
bir ittifakın, Müslümanlara dünyada eşine az rastlanır
bir güç kazandıracağı ise açıktır. Rabbimiz,
"... Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa
Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle
beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetinde
başarıya ulaşmak için sayıca büyük olmanın önemli olmadığına
işaret etmiştir. Müslümanların iman ve ihlasa dayalı kurdukları
birliktelik, onlara çok büyük başarılar elde etmelerini
sağlayacak bir şevk ve irade kazandıracaktır.
Allah bir başka ayette ise, inkar edenlerin birarada
hareket ediyormuş gibi görünmelerine rağmen aslında birlik
kuramadıklarını bildirmiştir:
. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise
pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri
paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim
olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 14)
Samimiyet üzerine, halis niyetle inşa edilmemiş birliktelikler
her ne kadar dayanışma içinde gibi görünseler de temelde
paramparçadırlar. Çünkü onların ittifakları, bir tür menfaat
birlikteliğidir ve menfaatlerinin zarar görmesi ihtimali
bu birlikteliğin hemen sonunu getirir. Müslümanlar, Allah'ın
Kuran'da bildirdiği bu sırra vakıftırlar. Müslümanların
birlikteliği, dünyevi kayıplarla sarsılmaz tam tersine
daha da güçlenir. Bu ruh ve bilinç Müslüman ittifakını
çok güçlü kılar. Büyük İslam alimi Said Nursi de, Müslümanların
ihlas ve samimiyetle oluşturacakları birlikle ne kadar
büyük kuvvet kazanacaklarını şu örnekle ifade etmiştir:
Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvvet sağlayan
ihlas sırrını kazanmak ile, dayanışmaya ve hakikate inanmaya
muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif birleşmezse, üç kıymeti
var. Rakamların sırrı ile birleşse, yüz on bir kıymet
alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var.
Eğer kardeşlik sırrı ve birlik gayesi ve birleşme vazifesi
ile denk gelip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler,
o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde
olduğu gibi hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedakar kardeşlerin
kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek
çok tarihi olay şahitlik ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî
bir birlikte her bir ferd, diğer kardeşlerin gözüyle de
bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on gerçek
birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla
düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor
bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.11
Buraya kadar ele aldığımız bilgiler, İslam dünyasının
birleşmesi ve Müslümanların güçlü bir ittifak oluşturması
gerektiğini göstermektedir. Kitabın bundan sonraki bölümünde
ise İslam Birliği'nin özelliklerinin neler olması gerektiği
üzerinde duracağız.
Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu
düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten
onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı
olanlardandır. (Sad Suresi, 46-47)
|