NASIL BİR İSLAM BİRLİĞİ?
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında
yaşanan iki büyük dünya savaşı, bu savaşlarda hayatını kaybeden
milyonlarca insan, yakılıp yıkılan şehirler, yerle bir olan yerleşim
alanları, vahşetin neredeyse olağan karşılandığı toplama kampları
insanlık için ibret verici oldu. Bu savaşların bizzat içinde yer
alan Batı dünyası, savaş sonrası kurulan düzende, bu tarihi dramdan
çok önemli dersler çıkarmıştı. Bunların başında, gelecekte yaşanabilecek
muhtemel sorunların üstesinden daha kolay ve kısa sürede gelebilmenin
en etkili yollarından birinin, kurulacak ittifaklar olduğu görüşü
yer almaktaydı. Bundan önce de, çeşitli Avrupa ülkeleri aralarında
ittfaklar oluşturmaya çalışmış ancak bu ittifaklar, kimi zaman menfaat
ilişkileri ve kimi zaman da ideolojik gerekçelerle uzun ömürlü olmamıştı.
Ancak bu sefer Batı dünyası, kurulacak ittifakın bir ekonomik iş
birliğinden ya da ortak savunma paktından çok daha öte olması gerektiğinin,
Avrupa'nın ortak kültürel değerler çevresinde birleşmesinin zorunlu
olduğunun farkındaydı. Elbette bu uzun ve zorlu bir süreçti.
Savaş Avrupa'nın büyük güçlerinin ekonomilerini
çökertmiş, sanayi neredeyse yerle bir olmuştu. Yıkılan yüzlerce
şehrin yeniden inşa edilmesi, alt yapının onarılması, eğitim ve
sağlık kurumlarının yeniden düzenli işler hale getirilmesi gerekiyordu.
Üstelik Avrupa'da savaş sona ermiş, ancak sömürgelerde bağımsızlık
hareketleri başlamıştı. Tüm bu koşullar altında istikrarın sağlanması
ve bu dağınık yapı içinde bir birlik oluşturmak çok zor görünüyordu.
1951 yılında, sanayinin kalkınmasını sağlamak ana amacıyla kurulan
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bu girişimin ilk adımı oldu. Sonradan
Avrupa Ekonomik Topluluğu'na, daha sonra Avrupa Topluluğu'na, en
son olarak da Avrupa Birliği'ne dönüşen bu topluluk, üye ülkeler
arasında ürünlerin, hizmetin, sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımını
sağlayan, tek para birimine, ortak hukuksal anlayışa ve hatta birbiri
ile uyumlu devletsel örgütlenmeye sahip güçlü bir birlik halini
aldı. Bugün Avrupa Birliği, dünya siyasetinin yönlendirici unsurlarından
biridir.
Avrupa Birliği modeli, İslam dünyasının
oluşturacağı ittifak için örnek bir model olarak kabul edilebilir.
 |
 |
İslam dünyasının siyasi, askeri
ve ekonomik olarak tek blok olması, mevcut imkanların daha
da artırılmasını sağlayacaktır. Böylece tüm İslam coğrafyasında
büyük bir kültürel ve ekonomik kalkınma yaşanacaktır. |
56 Müslüman ülkenin üye olduğu İslam Konferansı
Örgütü, Müslümanları çatısı altında toplayan -üye sayısı ve üyelerinin
coğrafi dağılımı açısından- en büyük Müslüman örgüttür. Bu örgüt
dışında da, ortak coğrafyalarda yaşayan Müslüman ülkeler arasında
çeşitli ticari ve askeri iş birlikleri bulunmakta, bölgesel ittifaklar
kurulmaktadır. Bunların her biri önemli faaliyetlerde bulunan
yapılanmalardır ve varlıkları faydalıdır. Ancak İslam dünyasının,
daimi kurumları bulunan, bağlayıcı kararlar alma yetkisine sahip,
ortak politika geliştirebilecek ve bunları kararlılıkla uygulayacak,
tüm Müslüman dünyasının ortak sesi olacak, yalnızca belirli bölgelerin
değil tüm Müslümanların sorunları ile ilgilenip bu sorunlara çözüm
üretecek daha kapsamlı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birliğin
faaliyet alanı ekonomik, askeri ve sosyal alanları kapsamalıdır.
Bu birlik sayesinde, Müslüman ülkeler arasında mutabakat ve uzlaşma
ortamı inşa edilecek, dayanışma ruhu geliştirilecektir. Böylece
öncelikle birlik altında toplanmış ülkelerin güvenlik sorunları
giderilmiş olacak, daha sonra da kurulacak çok yönlü iş birlikleri
ile üyelerin refah seviyesinin yükselmesi sağlanacaktır. İslam
dünyası -doğrudan veya dolaylı kendisi ile ilgili gelişmelerde-
tek bir vücut olarak hareket edecek, dolayısıyla Müslüman toplumların
lehine stratejiler geliştirilmesi mümkün olacaktır.
 |
|
20. yüzyılın ikinci yarısında başta Filistin olmak
üzere Bosna, Kosova, Karabağ, Keşmir, Açe gibi bölgelerde yaşanan
gelişmeler Müslüman dünyasını önemli bir gerçekle karşı karşıya
getirmiştir. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, çocukların yetim
kaldığı, vahşetin ve şiddetin doruğa tırmandığı bu bölgelerde, Batı
dünyasının yaşanan insanlık dramına ya hiç ya da çok geç tepki göstermesi
ve gereken tedbirlerin alınması konusunda ağır davranması, İslam
dünyasının üstlenmesi gereken sorumluluğu Müslümanlara bir kez daha
hatırlatmıştır: Müslüman halkların haklarının korunması, ihtiyaçlarının
gözetilmesi herkesten önce diğer Müslümanların sorumluluğudur ve
İslam dünyasının bu konuda son derece aktif ve atak olması zorunludur.
Müslüman ülkelerin, tüm Müslümanların güvenliğini garanti altına
alabilecekleri bir güç konumuna gelmesi ancak İslam dünyasının uluslararası
siyaset sahasında tek bir ses olarak temsil edilmesi ile mümkün
olacaktır.
İslam dünyası askeri, siyasi ve ekonomik
olarak tek blok olmak zorundadır. Kendi içinde beraberliği sağlamış
İslam dünyası, dünya barışının da güvencesi olacak, bazı radikal
unsurlar ve "medeniyetler arası çatışmadan" yana olanlar
teorilerine gerekçe olarak öne sürebilecekleri ortamı bulamayacaklardır.
İslam
Birliği'nin Genel Yapısı
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Avrupa
Birliği, İslam Birliği için bir örnek olabilir. Avrupa Birliği'nin
özelliği, üye ülkelerin tümünün kendi ulusal egemenliklerini, kendi
yönetim sistemlerini, devlet mekanizmalarını korumaları, ancak bunun
yanında, "Avrupa kültürü" üzerine inşa edilmiş bir değerler
sistemini kabul etmeleridir. Bu değerler sistemi üzerinde, birbirleri
ile siyasi, ekonomik, kültürel iş birliği yapmaları; bu iş birliğini
yürütecek ve tüm Avrupa adına hareket edebilecek merkezi yasama
ve yürütme organlarına sahip olmasıdır.
İslam Birliği de, üye ülkelerin ulusal
bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ettikleri, her ülkenin
kendi ulusal hak ve çıkarlarını koruyabileceği bir yapı olmalıdır.
Ama tüm bu egemen ülkeleri, ortak bir "İslam kültürü"
içinde birleştirecek bir vizyon, bu vizyon uyarınca ortak politikalar
geliştirecek ve uygulayacak karar ve yürütme organları oluşturulmalıdır.
Amaç, devletlerin yapısal olarak birleşmeleri değil, ortak politika
ve menfaatler çevresinde birleşilmesi ve bu politikaların hayata
geçirilmesinde birliğin yaptırım gücünün olmasıdır.
İnşa
ettiği modern devlet anlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti'ni Müslüman
ülkelerin en istikrarlı demokrasisi haline getiren Atatürk'ün, İslam
dünyasının nasıl bir yapı içinde birlik ve beraberliğini sağlayabileceği
yönünde de önemli değerlendirmeleri vardır. Bir devletin en önemli
unsurlarından birinin milli sınırlar içinde var olma hakkı olduğunu
ifade eden Atatürk'ün tespitlerinin doğruluğu, geçen zaman içerisinde
ispatlanmıştır. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış
sürecinde, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların bir kısmı yanlış
yönlendirmelere kapılarak Osmanlı'nın yanında yer almak yerine,
dış güçlerle iş birliği yapmışlardır. Ancak çeşitli imtiyazlar kazanacaklarını
umarak bu yolu seçenler, iş birliği yaptıkları ülkelerin hegemonyası
altına girmiş ve sömürgeleştirilmişlerdir. Bu halklardan bazıları,
Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal'e temsilciler göndererek,
kendilerini sömürge durumuna düşüren liderlerinin basiretsizliğinden
şikayet etmiş ve hatta bazıları Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme
taleplerini dile getirmişlerdir. Atatürk'ün bu tekliflere verdiği
karşılık, İslam Birliği'nin temelinin nasıl olması gerektiğini gösteren
önemli bir cevaptır:
Bütün İslam aleminin
manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden
sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde
bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete
dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler. 12
Görüldüğü gibi Atatürk'ün belirlediği
öncelik, bu ülkelerin de bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. İslam
Birliği'nin öneminin bilincinde olan Atatürk, bu birliğin kendisinden
beklenen etkiye sahip olabilmesi için, üyelerinin milli sınırları
içinde bağımsızlığını kazanmış, milli iradeye dayanan ve kendi ayakları
üzerinde durabilen devletler olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir.
Dolayısıyla bugün de, kurulacak bu örgütün üyelerinin toprak bütünlüğünü
ve bağımsızlıklarını koruması son derece önemlidir.
Bu birlik sayesinde dünya Müslümanları birbirleri ile doğrudan ilişki
içinde olacak, birbirlerinin sorunlarını yakından tanıyacak ve dayanışma
içine gireceklerdir. Ayrımcı, hizipci, kavmiyetçi tüm anlayışlar
bir kenara bırakılarak, "tüm Müslümanlar kardeştirler"
ilkesi temel alınacaktır. Günümüzde İslam dünyasına hakim olan birbirinden
farklı görüşler, yorumlar ve modeller arasında mutabakat sağlanamamış
olması, Müslümanların birlikte hareket etmelerine engel olmaktadır.
Bu örgütün beraberlik çağrısı, etnik kökene, ekonomik koşullara
ya da coğrafi duruma göre yapılmayacak; ırk, dil ve kültürel özelliklerden
kaynaklanabilecek her türlü husumet bu birliğin çatısı altında ortadan
kaldırılacaktır. Söz konusu örgütün beraberlik anlayışı, bir toplumun
diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine
dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi
ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu olacaktır.
İslam Birliği'nin oluşturulmasındaki
temel amaçlardan biri, Müslümanların geneline yön verebilecek merkezi
bir otoritenin oluşturulması olmalıdır. Bunun için bu merkezin mutlaka
tüm Müslümanlara hitap edecek bir yapıda olması, diğer bir deyişle
bütün farklı anlayışları şemsiyesi altında toplayabilmesi şarttır.
İslam Birliği, temel İslami değerleri ve inançları esas almalı,
uygulama ve görüş farklılıklarını hoşgörü ve anlayışla karşılamalı,
bu farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürebilmeyi başarmalıdır.
Bu farklılıklar ortak karar almayı ve siyasi iradeyi faaliyete geçirmeyi
engelleyici unsurlar haline getirilmemelidir. Müslüman ülkeler arasındaki
tüm ihtilaflar bu merkezde çözüme kavuşturulmalı, anlaşmazlıklar
ortadan kaldırılmalıdır. Kendi iç sorunlarını çözebilen bir İslam
dünyası, diğer medeniyetlerin üyeleriyle yaşayabileceği sorunları
da kolaylıkla çözebilecek bir imkana sahip olacaktır. Bu şekilde
tüm Müslümanları birleştiren bir merkezin, ortak politikalar üretmesi
ve bu politikaların uygulamaya geçirilmesini sağlaması mümkün olur.
Günümüzde İslam dünyasının ortak hareket
etmesini gerektiren ve acil çözüm bekleyen konular, dünya siyasetinin
temel gündem maddeleridir. Filistin, Keşmir, Irak gibi siyasi sorunlar,
terörizme karşı yürütülecek fikri mücadele, geri kalmışlık, fakirlik,
sağlık ve eğitim, bu konuların başında gelmektedir. Bunlar bölgesel
ya da sadece o topraklarda yaşayan halkları ilgilendiren sorunlar
değildir. Tüm Müslümanları doğrudan ilgilendiren, dolayısıyla çözüme
kavuşturulması için İslam dünyasının dayanışmasını gerektiren sorunlardır.
Hiç kimse Mescid-i Aksa'da yaşananların yalnızca Filistinlileri
ilgilendirdiğini, Keşmir'de zulme uğrayan sivil Müslümanların kendi
başlarının çaresine bakmaları gerektiğini ya da İslam dünyasının
herhangi bir bölgesinde açlık sınırında yaşayan çocukların o ülkenin
sorunu olduğunu öne süremez. Müslümanlar inançları gereği bu durumu
kabullenemezler.
 |
 |
Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru
yola yöneltip-iletir. (Yunus Suresi, 25)
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü)
emret ve cahillerden yüz çevir (Araf Suresi, 199)
Ancak Müslümanlar aralarında güçlü
bir birlik oluşturamadıkları için, onların yerine bu ve benzeri
konularda diğer ülkeler çeşitli çözüm önerileri ortaya koymaktadır.
Ne var ki bu öneriler de çoğunlukla Müslümanların menfaatlerinin
göz ardı edildiği ya da kısa vadeli çözümler içeren planlardan öteye
gitmemektedir. Çatışmaların ve anlaşmazlıkların yaşandığı pek çok
bölgede, Müslümanların güçlü konumda olmaması, ortaya konulan önerilerde
yönlendirici olmalarına engel olmaktadır. "Barış planı"
adı altında Müslümanlara sunulan projeler, çoğu zaman onları daha
da sıkıntı ve zorluğa düşürecek maddeler içermektedir. Bu Müslümanların
haklarının korunabilmesi için, İslam dünyası ortak bir tavır geliştirmekle
yükümlüdür.
Bunun gibi İslam Birliği'ni bekleyen
daha pek çok sorumluluk, bu merkezin oldukça aktif çalışması gerektiğini
göstermektedir. Birliğin düzenli faaliyet gösterebilmesi için, daimi
bir merkezinin bulunması, birbirleri ile koordineli olarak çalışacak
karar ve yürütme merkezlerinin oluşturulması, gerekli tüm alt birimlerin
kurulması ve tüm bu kurumların düzenli çalışması sağlanmalıdır.
Zamanlaması doğru, neticeleri isabetli kararların alınması için
gereken alt yapı tesis edilmelidir. Bu birlik faaliyetleri ile güven
vermeli, üyeler de kendi haklarının birlik tarafından en iyi şekilde
korunacağından emin olmalıdırlar.
İslam Birliği değişen siyasi koşullara
kolaylıkla uyum sağlayabilecek bir esnekliğe ve gerekli stratejileri
geliştirebilecek bir ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki
gelişmeler karşısında yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya
da kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif
kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin
sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin
tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik
tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, tüm İslam
dünyasının taleplerini göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında
oluşabilecek bunalımları giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı
ve Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu
bir mekanizma olarak görev yapacak İslam Birliği, İslam dünyasının
kültürel, ekonomik ve siyasi etkinliğini artıracaktır.
İslam Birliği'nin Müslümanları tek
bir güç haline getirebilmesi ve Müslüman ülkeleri birbiri ile bütünleştiren
bir yapı olabilmesi için, çağdaş toplumsal değerleri koruması, hukuka
ve insan haklarına saygılı olması, demokratik anlayış üzerine inşa
edilmesi de son derece önemlidir. Bu değerlerin İslam ahlakının
özü olduğu unutulmamalıdır.
Barışsever
ve Uzlaşmacı Bir İslam Birliği
İslam Birliği, yalnızca Müslümanlara değil tüm
insanlığa barış getirmeyi hedef edinmeli, aldığı kararlarda ve uygulamalarında
barışsever ve uzlaşmacı bir tavır sergilemelidir. İslam'ın özü,
Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlaktır. Bu ahlak iman edenlerin,
sevecen, yumuşak huylu, şefkatli, hoşgörülü, adil, anlayışlı, sabırlı
ve fedakar olmalarını gerektirir. İslam, insanları huzur ve barış
dolu bir dünyaya davet eder, Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle
buyurulmaktadır:
Ey iman edenler, hepiniz topluca
'barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Müslüman Allah'ın emirlerine uyan,
Kuran ahlakını titizlikle uygulamaya çalışan, dünyayı güzelleştiren,
imar eden, barışı ve huzuru hakim kılan insandır. Amacı insanlara
güzellikte, iyilikte ve hayırlı davranışlarda bulunmaktır. Müslümanlar
Rabbimiz'in sonsuz merhamet ve şefkatinin kendilerinde de tecelli
etmesi için gayret ederler. Allah Kuran'da etrafına daima hayır
getiren, çevresindeki olaylara karşı ilgili olan, insanları doğru
yola çağıran bir ahlakı makbul olarak göstermiştir. Bir ayette çevresine
hiçbir faydası dokunmayan kişiler ile, daima hayır üzerinde hareket
eden insanlar arasındaki fark şöyle bir kıyasla açıklanmıştır:
Allah şu örneği verdi: İki kişi;
bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin
üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez;
şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit
olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)
Bu ayette bildirilen hikmet,
İslam Birliği için de yol gösterici olmalıdır. İslam Birliği'nde
din ahlakının insanlara kazandırdığı fedakarlık, kardeşlik, dostluk,
dürüstlük, adalet, sadakat, vefa ve hizmet anlayışı en güzel şekilde
temsil edilmelidir.
İnsanların fikir, düşünce ve yaşam
özgürlüğünü güvence altına alan İslam ahlakı, insanlar arasında
gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı
ve hatta olumsuz düşünceyi (zannı) dahi yasaklar. Müslümanların
oluşturduğu bir birliğin de, bu esasları temel alarak dünya barışı
için faaliyet göstermesi gereklidir.
Kuran ahlakı Müslümanların savaştan
ve her türlü çatışmadan kaçınmalarını, anlaşmazlıkları görüşme ve
müzakerelerle gidermelerini, uzlaşmacı olmalarını gerektirir. Savaş,
Kuran'a göre sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli
insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir "istenmeyen
zorunluluk"tur. Müminler yaşanan sorunlarda hep barışı ve uzlaşmayı
tercih etmekle, ancak karşı taraftan bir saldırı gelmesi durumunda
kendilerini savunmak amaçlı savaşmakla yükümlüdürler.
Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların bozguncular
olduğu, Allah'ın ise bozguncuları sevmediği şöyle açıklanır:
... Onlar ne zaman savaş amacıyla
bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in
hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma
amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
Kuran'ın Peygamberimiz (sav)'e vahyi
tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest
düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla
karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları
öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve
tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan
yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar. Sonunda
putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar
daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine)
şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi
siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke'nin
saldırgan putperestlerine karşı savaşa girişmediler.
İslam toplumunun özelliği itidalli
ve dengeli olması, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmasıdır.
Bakara Suresi'nin 143. ayetinde Rabbimiz, Müslümanların insanlara
şahit ve örnek olmak üzere, "orta" bir toplum olduklarını
bildirmiştir. Bir başka ayette ise, Müslümanların insanlığa hayırlı
bir toplum olmaları gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı
bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker
olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz... (Al-i İmran Suresi,
110)
Allah'ın Kuran'da bildirdiği özellikleri
yaşayan Müslümanların meydana getirdiği bir organizasyonun, bütün
bu güzel ahlak özelliklerinin koruyucusu ve en güzel temsilcisi
olması gerektiği açıktır. Tüm bunlar İslam Birliği'nin nasıl bir
strateji izlemesi gerektiğini de açıkça göstermektedir. İslam Birliği
öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam
dünyasına sulh getirmeli, öte yandan dünya genelinde çatışma ve
savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer almalı, savaşı
körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olmalıdır.
Günümüzün en önemli sorunları arasında yer alan terörizm ve uluslararası
suç örgütleri ile mücadele, kitle imha silahlarının kontrolü gibi
evrensel meselelerde de uluslararası topluluk ile iş birliği içinde
olmalı ve hatta bu unsurlarla mücadelede liderliği üstlenmelidir.
Çözüm
Üreten Bir Merkez Olmalı
Yukarıda İslam dünyasının çözüm bekleyen
konularından (Filistin, Keşmir vs) kısaca bahsettik ve İslam Birliği'nin
oluşturulması ile bu sorunların hızla çözüme kavuşacağına değindik.
İslam Birliği'nin bu anlamda üstleneceği sorumluluk çok büyüktür
ve bu birlik muhakkak çözüm üreten bir merkez olmakla yükümlüdür.
İçinde bulunulan ortam yalnızca Müslümanları
değil, dünyanın dört bir yanında pek çok masum insanı olumsuz yönde
etkilemektedir. Yoksulluk, yolsuzluk, ahlaksızlık, gelir dağılımında
dengesizlik, acımasızlık, zulüm, çatışma, adaletsizlik milyonlarca
insanı mağdur etmektedir. Açlıktan hayatını kaybeden bebekler, sokağa
terk edilmiş çocuklar ve yaşlılar, yaşamlarını çadırlarda veya barakalarda
devam ettirmeye mecbur bırakılmış mülteciler, yeterli parası olmadığı
için tedavi olamayan hastalar sadece Müslüman ülkelerin değil, -geri
kalmış ülkelerde daha yoğun olmakla birlikte- gelişmiş olduğu söylenen
pek çok ülkenin de sorunudur.
İhtiyaç
içinde olan mazlum insanlar kendilerine uzanacak bir yardım eli
beklemektedirler. Müslümanların bu konuda üzerlerine düşen sorumluluk
bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda
ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize
Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım
eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar
adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Müslüman ülkelerin İslam Birliği'nin
şemsiyesi altında toplanması, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar
arasında yaşanan gerginlikler gibi, Müslümanlar arasında yaşanan
anlaşmazlıklarda da çözücü olacaktır. Günümüz dünyasında Müslümanlar
arasındaki anlaşmazlıklar dahi Batılı ülkeler veya onların denetimindeki
uluslararası kurumlar tarafından giderilmeye çalışılmaktadır. Müslüman
ülkelerin kültürüne ve tarihine yabancı olan dış güçlerin -kimi
zaman fayda sağlasalar da- İslam medeniyetinin meselelerine çözüm
getirmeleri pek mümkün görünmemektedir. Oysa Müslüman ülkeler, tüm
sorunlarını kendi içlerinde halledebilirler. Böylece sorunlar, hem
uluslararası arenaya taşınmadan çözülecek, hem getirilen çözüm tüm
Müslümanların menfaatine olacak, hem de İslam dünyasının birlik
içinde hareket ediyor olması güç ve istikrar işareti olacaktır.
Bugün İslam dünyasının en büyük sıkıntılarından biri, işte bu ortak
politikaları üretmedeki zayıflığı, kendisini doğrudan ilgilendiren
konularda dahi etkili stratejiler geliştirememesidir.
İslam Birliği, başta Müslüman ülkeler
olmak üzere, tüm insanların dertlerine çare bulmakla, onlara arayışı
içinde oldukları huzuru ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Her
Müslüman ülkenin kendi siyasi, demografik ve ekonomik sorunları
vardır. Dünyanın farklı bölgelerinde de, bu bölgelere has çeşitli
sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların her biri için farklı tedbirler
alınması, farklı çözümler uygulanması gerekebilir. Ancak temeldeki
sorun ve bu soruna getirilecek esas çözüm her yer için aynıdır.
İnsanlara sıkıntı ve rahatsızlık veren pek çok gelişme, Kuran ahlakının
gereği gibi yaşanmıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu sorunlara
çözüm üretilememesinin temelinde de, olayların Kuran'ın rehberliğinde
değerlendirilmiyor olması vardır. Bu nedenle tüm bu sorunların çözümünde,
Kuran ahlakının insanlara kazandırdığı; açık görüşlülük, pratiklik,
geniş düşünebilme gibi vasıflar ve dürüstlük, fedakarlık, adalet,
iyilikseverlik gibi ahlaki erdemler, Müslümanlara yol gösterecektir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde açlık ve yoksulluk çeken insanlar
en küçük bir yardıma dahi muhtaçtır.
|
Gerçekten ekonomik sorunların çözümü
ile toplumsal ahlak arasında önemli bir ilişki vardır. Örneğin,
ekonomik sorunların en önemlilerinden biri olan sosyal adaletsizlik,
temelde ahlaki bir sorundur. İslam ahlakını özümsemiş bir toplumda
sosyal adaletsizlik yaşanmaz. Allah Kuran'da insanların ihtiyaçlarından
arta kalanı, ihtiyacı olanlarla paylaşmalarını bildirmiştir. Ayrıca
israf Allah'ın haram kıldığı bir fiildir. Maddi imkanların belirli
insanlara imtiyaz sağlayan bir unsur haline gelmemesi, yalnızca
bir grup insan tarafından paylaşılan bir ayrıcalık olmaması Kuran
ahlakının gereğidir. Kuran ahlakı sosyal dayanışmayı gerektirir
ve insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmelerini emreder.
Hatta, iman edenler -kendi ihtiyaçları olsa dahi- ellerindeki yemeği
öncelikle fakirlere ve esirlere ikram edecek kadar fedakar bir ahlaka
sahiptirler. Üstelik bunu karşılarındakinin memnuniyeti için değil
Allah'ın rızasını kazanmak için yaparlar. Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Kendileri, ona duydukları sevgiye
rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size,
ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık
istiyoruz, ne bir teşekkür." (İnsan Suresi, 8-9)
Bireyler arasındaki dayanışma
ve yardımlaşma kolaylıkla milletler arası ilişkilerde de sağlanabilir.
Burada da İslam ahlakı, İslam Birliği'ne üye ülkelere yol gösterecektir.
Bir yanda abartılı lüks tüketimde bulunan bir ülke varken, diğer
tarafta yeni doğmuş binlerce bebeğin açlıktan ölüyor olması kabul
edilebilir bir durum değildir. Vicdan sahibi her insan bu durumdan
rahatsızlık duyar.
Bugün pek çok hayır kurumu ve uluslararası
kuruluş, bu ülkelere yardımcı olabilmek için faaliyet göstermektedir.
Ne var ki bu girişimler, bölgeye yardım paketleri ulaştırmaktan
öteye gidememektedir. Çoğu zaman bu yardımların doğru kişilere ulaştırılması
dahi mümkün olamamaktadır. Yapılması gereken, geri kalmış ülkelerin
sistemindeki aksaklıkların kökünden ortadan kaldırılması, bu ülkelerdeki
mafya ve çete örgütlenmelerinin önünün alınması, toplumda da eğitim
yoluyla vicdana ve sağduyuya dayalı yepyeni bir bilinç geliştirilmesidir.
Allah'ın Kuran'da emrettiği ahlakın
gereği olarak israf önlendiğinde, dayanışma ruhu geliştirildiğinde,
insanlar paylaşmaya teşvik edildiğinde ve özellikle insanlar vicdanlarını
kullanmayı öğrendiklerinde, ekonomik dengesizlikleri tamamen ortadan
kaldırmak mümkün olacaktır. Bu çözümleri İslam dünyasında en etkili
biçimde uygulayabilecek yapı ise İslam Birliği olacaktır.
Bireysel
Haklara Saygılı ve Adil Olmalıdır
Gerçek İslam ahlakının egemen olduğu
bir toplumda bireysel hak ve özgürlükler büyük önem taşır. Kişisel
hak ve hürriyetler garanti altına alınır, insanların özgür ve onurlu
bir hayat yaşaması hedeflenir. Allah, Kuran'da Müslümanlara tüm
insanların Allah Katında eşit olduklarını (üstünlüğün ancak takva
ile olduğunu) bildirmiş ve insanlara karşı adil, hoşgörülü, affedici
ve anlayışlı olmalarını emretmiştir. Farklılıklara saygı göstermek
ve bunlar arasında adaletle hükmetmek önemli mümin alametlerinden
biridir.
Peygamberimiz (sav) tarafından ilk
İslam toplumunda yapılan uygulamalar, toplum yapısı ve yönetimi
konusunda Müslümanlar için yol gösterici olmuştur. Müslümanların
ilk anayasası olarak kabul edilen ve dönemin koşulları göz önünde
bulundurulduğunda çok ileri bir hukuk anlayışının göstergesi olan
"Medine Vesikası", İslam toplumunun bireysel haklar ve
adalet anlayışını gösteren önemli bir örnektir. Medine Vesikası
ile, bu kentteki farklı inançlara sahip insanların hepsine temel
hak ve özgürlükler tanınmış, kişilerin mal ve can varlıkları, aileleri,
ibadethaneleri güvence altına alınmıştır. Farklı inanç toplumlarının
ortak bir siyasi yapı içinde yaşamasını sağlayan bu anlaşma ile,
birbirlerine karşı yıllarca kin ve düşmanlık besleyen kabileler
de uzlaştırılmıştır. Medine Vesikası dışında da müşriklere her zaman
için adaletle davranılmış, onların korunma ve himaye talepleri Peygamberimiz
(sav) tarafından kabul edilmiştir. Hz. Muhammed (sav) engin şefkat
ve merhametiyle insanlar arası ilişkilerin daima dostça ve uygarca
olmasını öngörmüştür.
İslam, modern dünyadan 1400 yıl önce
bireysel haklar, hukuk devleti, kanunlar önünde eşitlik, ekonomik
özgürlükler gibi değerleri insanlığa kazandırmıştır.
İslam'ın yayılışı sırasında fethedilen
topraklarda uygulanan adalet de, tüm toplumlara örnek olmuştur.
Günümüzde de pek çok Batılı düşünce adamının takdirle ve saygıyla
andıkları bu adalet anlayışı, o dönemde çok sayıda insanın ve halkın,
kendi talepleri ile Müslümanların idaresine geçmelerine ve birçoğunun
da İslam'ı kabul etmesine vesile olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed
(sav) Kuran'da bildirilen adalet anlayışını en güzel şekilde uygulamış,
kendisini izleyen sahabe ve sonraki Müslümanlar da Peygamber Efendimiz'in
bu üstün ahlakını uygulamaya devam etmişlerdir. Bu tavırlarıyla
Allah'ın "Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla
adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır." (Araf Suresi,
181) ayetinde bildirdiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan
bir ümmet olmuşlardır.
İslam'ın insanlığa öğrettiği erdemlerden
biri de, fikir özgürlüğü ve yönetime katılımdır. Bu, İslam'ın sosyal
alandaki temel emirlerinden biri olan istişarede ortaya çıkar. Allah,
Müslümanlara işlerini istişare ile yürütmelerini, yani birbirlerine
danışarak hareket etmelerini emretmiştir:
Rablerine icabet edenler, namazı
dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine
rızık olarak verdiklerimizden infak edenler. (Şura Suresi, 38)
İstişareyle hareket edildiğinde, hem
bireyler eşit söz haklarını kullanmış olurlar, hem de bir karar
alınacağı zaman gelişmeleri çok yönlü değerlendirme imkanı oluşur.
Bu da, hata payını azaltır, isabetli kararlar alınmasını sağlar.
İstişarenin en önemli yönü ise, farklı
fikirler getirenlerin birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranmasıdır.
İstişare ortamında önemli olan kimin fikrinin kabul edildiği değil,
en doğru fikrin kabul edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, istişarenin
ana amacı toplum için en hayırlı, en isabetli kararların alınmasını
sağlamaktır. İslam ahlakı, iman edenlerin kendi görüşlerinde ısrarcı
olmamalarını, vicdana, adalete ve hayra en uygun olan fikre kimden
gelirse gelsin uymalarını gerektirir. Müminler "benim fikrim
kabul edilsin", "benim düşüncem en doğrusu" gibi
kibire ve inatçılığa dayalı ısrarcılıktan sakınmalıdırlar, bunlar
Allah Katında güzel olmayan davranışlardır. "...
Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır."
(Yusuf Suresi, 76) ayetiyle de buyurulduğu gibi, bir Müslüman, her
zaman için kendisinden daha iyi bilen biri olabileceğini, en isabetli
düşünceye kendisinin sahip olduğunu iddia etmenin büyük bir yanlış
olduğunu bilmelidir.
İşte İslam ahlakının söz konusu istişare
prensibi, günümüzde İslam Birliği için önemli bir ışık tutmaktadır.
İslam Birliği de, Müslümanların istişare hakkını kullandıkları,
yani hiçbir baskı ve zor ortamı olmadan fikirlerini ifade edebildikleri,
haklarının her yönüyle korunduğu, herkesin düşüncesinin hoşgörü
ile karşılandığı medeni ve hür bir siyasi kültür üzerine inşa edilmelidir.
Böylece İslam Birliği'nin öncülüğünde Müslüman toplumlar, insanların
birbirlerinin görüşlerine saygı gösterdikleri, eşitlik, adalet ve
hürriyetin egemen olduğu, zulüm ve haksızlığın tamamen ortadan kaldırıldığı
toplumlar olacaktır. Böylece İslam dünyası sadece Müslümanların
huzurunu ve güvenliğini sağlamakla kalmayacak, dünyada kültür ve
uygarlığın da önderi konumuna gelecektir.
İslam
Dünyasının Kalkınmasını Hedef Edinmeli

Azerbaycan ve Endonezya'daki petrol çıkarma çalışmaları.
|
İslam dünyasının en önemli sorunlarından biri de,
Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun geri kalmışlığıdır. Bu nedenle
İslam Birliği'nin öncelikli hedefleri arasında, İslam dünyasının kalkındırılması,
fakir ülkelerin desteklenerek ekonomik sorunlarının çözülmesi gelmelidir.
Tüm Müslüman ülkelerde;
- Yoksullukla mücadele edilmeli,
- Yeni yatırımlar teşvik edilerek iş
imkanları oluşturulmalı,
- Toplumsal düzen ve istikrar sağlanmalı,
- Sosyal adalet garanti altına alınmalı,
ekonomik eşitsizlikler ortadan kaldırılmalı,
- Uluslararası ve bölgesel ilişkiler
ve iş birlikleri güçlendirilmelidir.
İslam dünyası içinde maddi farklılıklardan
kaynaklanan sıkıntıların azaltılması gereklidir. Ekonomide, siyasi
alanda ve hepsinden önemlisi kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında
gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine,
gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli
şekilde kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Böyle bir bütünlüğün
sağlayacağı faydalardan biri de ekonomide büyüme ile bilim ve teknoloji
alanında yaşanacak gelişme olacaktır.
Çöllerin tarım yapılabilir alanlara
çevrilmesi için yürütülen projeler, Müslüman ülkelerin ekonomik
kalkınması açısından büyük önem taşımaktadır. Mısır, Ürdün
ve Fas'ta bu yönde yürütülen projelerde önemli ilerlemeler
sağlanmıştır. Müslüman ülkeler arasında kurulacak ekonomik
iş birliğiyle, bu ve benzeri projelerden çok daha verimli
sonuçlar almak mümkün olacaktır. |
Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye
yapılacak yatırımları artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin
daha da hızla büyümesini sağlayacaktır. Ekonominin gelişimi ile
birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum
çok yönlü gelişecektir. İslam Birliği çatısı altında bireylerin
vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri, ticaret
serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği bir
sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır.
Bu kalkınma hareketi, doğal olarak
Müslüman ülkelerin hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine
ulaşmalarını sağlayacaktır. Müslümanların ekonomi kültürünün Batı
toplumların bir kısmına egemen olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik
kültürden farklı olduğunu ve olacağını da burada hemen belirtmek
gerekir. İslam'da da Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi
geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste
bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi konusunda,
İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek, toplumda
sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında fakirler
için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden zorla toplanan
bir vergi değil, onların inançları nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri
bir bağıştır. İslam'da sosyal adalet, sosyalist sistemlerin deneyip
de başaramadığı gibi merkezi planlamayla ve yönetimlerin baskısıyla
değil, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Öte yandan
İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden ve israftan da sakındırır.
Bu, kuşkusuz, tek amacı daha
çok tüketmek olan, olabildiğince bencil, daha çok elde edebilmek
için diğerlerini ezmekten sakınmayan, insanlara saygısını ve sevgisini
kaybetmiş bireylerden oluşan materyalist toplum modelinden çok farklıdır.
Bu toplum modeli, son iki yüzyıldır Batı dünyasının bir kısmında
giderek egemen hale gelmekte, Yahudi-Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan
ahlaki değerleri dejenere ederek insanları yozlaştırmaktadır. Ve
bugün pek çok Batı ülkesi bu çürümenin neticesi olan uyuşturucu,
fuhuş, rüşvet, kumar, alkol, organize suçlar gibi sorunlarla mücadele
edebilmek için çaba harcamaktadır. Bunun da ötesinde, Batı toplumlarında
dini inançların zayıflaması sonucunda bir "anlam krizi"
doğmuştur: Hayatı sadece birtakım maddi zevk ve menfaatleri kazanmaya
odaklayan materyalist felsefe, insanların ruhunu tatmin etmemekte,
onları boşluğa ve amaçsızlığa sürüklemektedir. Özgürlük adı altında,
insanı kendi tutkularının esiri haline getirmektedir.
452 metre yüksekliğindeki Malezya'daki
Petronas İkiz Kuleleri, dünyanın en uzun binalarıdır.
|
... İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı,
sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi.
Ki şükredesiniz.
(Enfal Suresi, 26)
İslam ahlakı ise insanları, zihinleri
üzerinde baskı oluşturan her türlü endişeden ve korkudan kurtarır.
İman edenler, yalnızca Allah'tan korkar ve yalnızca O'nun rızasını
kazanmak için gayret ederler. Rabbimiz'e karşı sorumluluklarının
farkındadırlar, her zaman vicdanlarının emrettiği gibi yaşarlar
ve bu vicdani rahatlık sayesinde huzurlu ve dengelidirler. Çevrelerine
sürekli hayır ve güzellik sunarlar. İslam ahlakı, insanları, onları
manevi baskı altına alan kıskançlık, hırs, gelecek korkusu, ölüm
korkusu gibi din ahlakına uygun olmayan anlayış ve korkulardan kurtarır,
onlara Allah'a teslimiyetin özgürlüğünü ve rahatlığını yaşatır.

İslam ahlakı, insanları aşırı tüketimden
ve israftan sakındırır. Bu, İslam ahlakının yaşandığı toplumlarda,
sosyal adalet kurulmasını sağlar. İslam'da sosyal adalet,
topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Dolayısıyla,
gerçek Kuran ahlakının yaşanması ve Müslümanların birlik içinde
olmaları, İslam dünyasının çok daha müreffeh ve aydınlık olmasına
vesile olacaktır. |
Dolayısıyla İslam Birliği'nin teşvik edeceği
ve başlatacağı kalkınma ve gelişme de, Batı'daki kalkınmanın birebir
aynısı olmayacaktır. Batı'nın kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal
adaletsizlikler yaşanmıştır. Örneğin Batı'nın gelişiminin öncüsü olan
İngiltere'de, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim
olmuştur. Çalışan sınıfa çok kötü şartlarda iş ve yaşam imkanı sunulmuş,
7-8 yaşındaki küçük çocuklar bile pis kömür ocaklarında günde 16 saat
çalıştırılmış, bunların çoğu 20 yaşına varamadan ölmüştür. 1840'lı
yıllarda Manchester'da bir maden işçisinin ortalama ömrünün 17 yıla
kadar düştüğü bilinmektedir.15 Öte yandan zenginler ise abartılı bir
lüks ve israf içinde yaşamışlardır. Tüm sanayileşen Batı ülkelerinin
bu acı deneyimleri yaşadığı, Batı'nın yükselişinin milyonlarca fakir
insanın ezilmesiyle sağlandığı, tarihin bilinen bir gerçeğidir.
İslam ahlakının egemen olacağı bir
toplumun kalkınma modeli ise, sosyal adaleti de içinde barındıracaktır.
Batı'daki adaletsizlikler, o dönemde Batı'ya egemen olan materyalist
felsefelerin "insan doğası" hakkındaki yanlış tanımından
doğmuştur. İslam ahlakı ise insanların, hem atak ve girişken, hem
de merhametli, özverili ve adaletli olmalarını sağlar. Nitekim tarihte
de böyle olmuştur. İslam medeniyetinin büyük yükselişi boyunca,
Müslümanlar aynı zamanda ekonomide de dünya lideri olmuş, özellikle
ticarette büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak bu zenginleşme,
bir grup zenginin elinde kalmamış, İslam ahlakı gereğince tüm topluma
yayılmıştır. İslam medeniyetinin sosyal yardımlaşma kurumları olan
vakıflar, külliyeler, aş evleri, kervansaraylar, halka açık hamamlar,
kütüphaneler; İslam'da refahın ve kültürün sadece bir zümrenin elinde
kalmadığını, tüm topluma yayıldığını göstermektedir. Çağımızda da
İslam Birliği'nin ortaya koyacağı kalkınma modeli bu olmalıdır.

Alaaddin Kervansarayı, 1229, Aksaray
(solda)
17. yüzyıla ait bir kervansaray, Pencap (üstte)
Shir Dar ve Tilla Kari Medreseleri, Semerkand (sağda)
|
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır
olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere,
yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız,
Allah onu şüphesiz bilir."(Bakara Suresi, 215)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren,
her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir.
Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır,
bilendir. (Bakara Suresi, 261)
İslam Birliği'nin kalkınma modeli hakkında
belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, açık görüşlülüktür. İslam
ahlakı, Müslümanların açık görüşlü olmalarını, yani diğer kültürlerle
diyalog içinde bulunmalarını ve onların tüm kazanımlarından yararlanmalarını
öngörür. Nitekim bu nedenle İslam'ın ilk yüzyıllarında Müslüman
düşünürler ve bilim adamları, Eski Yunan, Çin, Hint gibi eski medeniyetlerin
eserlerini incelemiş, buradan pek çok bilgi edinmiş ve sonra da
bu bilgileri İslami bir bilinçle geliştirip zenginleştirmişlerdir.
Bugün de İslam dünyası, başta Batı olmak üzere, dünyanın diğer medeniyetlerinin
kültürlerini yakından incelemek, birikimlerinden yararlanmak, bunları
kullanarak ve özümseyerek daha ileri götürmek durumundadır.
İslam dünyasını diğer kültürlerden
izole etmek, içine kapalı hale getirmeye çalışmak ise kuşkusuz,
Müslümanlara fayda getirmeyecek bir yöntemdir. Yapılması gereken,
Müslümanların teknolojinin tüm imkanlarını din ahlakına en uygun
olacak şekilde kullanmalarıdır. Örneğin İslam ahlakına karşı materyalist
bir ahlakı empoze eden bazı filmlere karşı yapılması gereken, Müslümanların
kendi sinema endüstrilerini kurmaları, insanlara doğruyu ve güzeli
öğretecek filmler yapmalarıdır. Eğer bazı sanat anlayışları birtakım
olumsuz unsurlar içeriyorsa, bunun çözümü, o sanattan daha güzelini
ve görkemlisini İslami bir içerikle üretmektir. Eğer insanlar kentlerin
görkemine, temizliğine, konforuna, canlılığına hayranlık duyuyorlarsa,
Müslümanlar daha güzel kentler kurmalı, dünyayı daha çok güzelleştirmelidirler.

Malezya (sol)
Birleşik Arap Emirlikleri (sağ) |
Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü
olandan ise kavruktan başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir topluluk
için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (Araf Suresi,
58)
Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında
(herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir;
öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran. (Hicr Suresi,
85)
Müslümanların, geçmişte inşa ettikleri büyük medeniyetin
bir benzerini bugün de inşa etmeleri elbette mümkündür. Bunun için
Kuran ahlakının getirdiği estetik ve sanat anlayışının, açık görüşlülüğün,
adaletin ve itidalin yaşanması gereklidir. İslam'ın sanatı, kültürü,
medeniyeti yalnız Müslümanlara değil tüm insanlığa refah getirecektir.
Dünyanın en büyük kütüphaneleri, en görkemli binaları, en temiz
sokakları, en aydınlık caddeleri, en iyi okul, hastane ve üniversiteleri
kurulacak, tüm insanlar bu imkanlardan ve güzelliklerden eşit olarak
faydalanacaklardır.
İslami bir merkezin önderliğinde İslam medeniyetinin
yeniden yükselişi sağlanabilir ve 21. yüzyıl İslam dünyası için
aydınlık bir yüzyıl olabilir. Küreselleşmenin gün geçtikçe hız kazandığı
bu dönemde, Müslüman ülkeler de aralarındaki her türlü engeli kaldırıp,
bilimde, teknolojide, ticarette ortak girişimlerde bulunmalı, İslam
dünyasının menfaati için birlik halinde hareket etmelidirler.

Ubadiye Mescidi, Malezya (solda)
İran (sağda)
|
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak
olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir. Allah'tan
başka yakardıkları hiç bir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp
durmaktadırlar. (Nahl Suresi, 19-20) Hatırlatılması
gereken son bir gerçek de, aslında Müslümanlara göre dünyanın "Batılılar"
ve "Müslümanlar" diye kutuplara ayrılmış olmadığıdır.
Öncelikle, Batılılar büyük ölçüde Kitap Ehli'dirler ve dolayısıyla
Müslümanlarla pek çok ortak imani ve ahlaki değeri paylaşmaktadırlar.
Bu nedenle Batı kültürünün içindeki pek çok unsur da -örneğin inanç
özgürlüğü, demokrasi, aile değerleri gibi- İslam ahlakının özüne
uygundur. Öte yandan Batı'da pek çok insan İslam'ı seçmiştir ve
seçmeye de devam etmektedir. Bugüne kadar Batı dünyasına İslam ahlakının
doğru bir şekilde ve tam anlamıyla anlatılamadığı göz önünde bulundurulursa,
gelecekte Batı'da daha pek çok kişinin Müslüman olacağı tahmin edilebilir.
Müslümanların Batı'ya ve onun kültürüne bu gözle bakmaları gerekmektedir.
Unutmamak gerekir ki, son iki yüzyıldır materyalist felsefenin etkisi
altındaki Batı dünyasındaki bazı çevrelerin de bu yanılgıdan kurtarılması
gerekmektedir ve bu da Müslümanlar için bir sorumluluktur.
|