ABD,
ORTADOĞU VE İSLAM BİRLİĞİ
Masum insanlari hedef alan 11 Eylül
saldirilari, tüm dünya tarafindan oldugu gibi Müslümanlar
tarafindan da lanetlenmistir. |
11 Eylül tarihinde New York Dünya Ticaret
Merkezi'ne ve Pentagon'a düzenlenen, binlerce masum insanın ölümüne,
pek çok insanın da yaralanmasına neden olan saldırı, dünya düzeninin
yeniden şekilleneceği bir dönemin başlangıcı oldu. Pek çok teorisyen
tarafından farklı görüşler ortaya konuldu. Bir kısım uzmanlar, bu
terör saldırısının daha büyük çatışmalara neden olacağını öne sürerken,
büyük bir çoğunluk da Amerika'nın bundan sonra izleyeceği politikanın
itidal ve adalet üzerine inşa edilmesinin şart olduğuna dikkat çektiler.
Saldırının ardından, Amerika Birleşik
Devletleri teröre karşı geniş çaplı bir mücadele başlattı. Hemen
tüm dünya ülkeleri ve uluslararası topluluklar ABD'ye bu mücadelesinde
destek verdiler. Teröre ve teröre destek veren tüm unsurlara karşı
yürütülen bu mücadelede, ağırlıklı olarak askeri tedbirlere başvuruldu.
Ancak bugün gelinen noktada, bazı başarılar elde edilmiş olmasına
rağmen, söz konusu mücadelenin kesin çözüme ulaşamadığı açıkça görülmektedir.
Bunun temel nedenlerinden biri,
terörle mücadele stratejisinin -büyük ölçüde- askeri tedbirler çerçevesinde
belirlenmiş olması ve eğitim ve kültür alanında askeri mücadeleyi
destekleyecek gerekli girişimlerin yeterince yapılmamış olmasıdır.
Oysa bir sosyo-psikolojik ve ideolojik sorun olan terörü; sadece
"teröre destek olan rejimlerin değiştirilmesi" gibi askeri
yöntemlerle çözmeye çalışmak yanlıştır. Bu, hem arada masum insanların
da hayatlarını kaybedebilecekleri bir trajedidir, hem de radikalizmi
ve dolayısıyla terörizmi besleyen yeni bir etken olur. Terörün tam
anlamı ile ortadan kaldırılması, ancak terörist grupların propagandalarını
etkisiz hale getirecek fikri bir mücadele ile mümkündür, askeri
mücadele ise bir noktaya kadar fayda sağlayabilir.
Bu
nedenle, terörle mücadelenin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde
yürütülmesi ve olabildiğince barışçı yöntemler izlenmesi gereklidir.
Hukuku ve en temel insan haklarını göz ardı eden ve sivil halkın
hayatını kaybetmesine neden olan her türlü faaliyetin, haklı gerekçelerle
başlayan bu mücadeleye gölge düşürdüğünün unutulmaması gerekir.
ABD yönetiminin de, terör karşısındaki
stratejisini belirlerken bu gerçekleri göz önünde bulundurması önemlidir.
Asıl olarak terörü doğuran ideoloji ve psikoloji ortadan kaldırılmalıdır.
11 Eylül'ün ardında olduğu düşünülen sözde "İslami terör"ü
besleyen ana kaynak, İslam'ı yanlış yorumlayan ve şiddet arayışlarına
sözde bir gerekçe olarak kullanmak isteyen birtakım radikal gruplardır.
Yapılması gereken bunların yanlış İslam anlayışının yerine, gerçek
İslam ahlakının egemen kılınması, teröre yol açan yanlış anlayışların
yerine insanlara Kuran'a dayalı gerçek din ahlakının öğretilmesidir.
Bugüne kadar Bush yönetimi,
yürüttükleri mücadelenin Müslümanlara
karsi degil terörizme karsi oldugunu defalarca vurgulamistir.
ABD'nin iç ve dis politikasinda Müslümanlarin
hassasiyetlerini göz önünde bulundurmasi elbette
son derece önemlidir. |
Ayrıca, ABD'nin sorunu "dışarıdan"
halletmeye çalışması da istenilen sonucu vermeyecektir. Sorun, İslam
ahlakının birtakım insanlar tarafından yanlış anlaşılması veya çarpıtılmasından
doğduğuna göre, çözüm de İslam dünyasının içinden gelmelidir. İslam
ahlakının doğru anlaşılması ve İslam'ı yanlış anlayıp uygulayanların
bundan men edilmesi, Müslümanlar tarafından yapılabilecek bir iştir.
ABD'nin bu konuda izlemesi gereken politika, İslam dünyasının içinden
gelecek bir çözümü -kitabın başından beri üzerinde durduğumuz gibi
bu çözüm İslam Birliği'nin kurulmasıdır- desteklemesi, bunun yolunu
açmasıdır.
Amerikan yaklaşımının bu yönde şekillenmesi,
hem ABD, hem İslam dünyası hem de tüm dünya açısından çok daha hayırlı
olacaktır. Bunun aksini savunanlar, dünyayı bir kan gölüne doğru
sürüklüyor olabileceklerini hesaba katarak bir kez daha düşünmelidirler.
Dahası ABD yönetimi, birtakım artniyetli güç merkezlerinin bu konudaki
yanlış telkinlerine de itibar etmeme konusunda dikkatli olmalıdır.
Söz konusu güç merkezleri, İslam'ı bir din ve medeniyet olarak "düşman"
sayma yanılgısına kapılmış, Batı ile İslam dünyaları arasında kanlı
bir savaş yaşanmasını şiddetle arzu eden bazı ideolog ve stratejistlerdir.
Bunlar, ABD yönetiminin terörle mücadele politikasını ısrarla "İslam'la
mücadele" gibi göstermek ve sonuçta da o hale getirmek çabası
içindedirler. Başta Başkan Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin
söz konusu "Batı-İslam savaşı" senaryolarını kesin biçimde
reddeden sağduyulu açıklamaları, 11 Eylül'den bu yana olumlu sonuçlar
vermiştir. Ancak bu açıklamaların uygulanan politikalara da yön
verdiğinin dünya kamuoyu tarafından fark edilecek şekilde belirginleşmesi
gerekmektedir.
ABD
Dünya Barışının Tesis Edilmesine Nasıl Katkıda Bulunabilir?
11 Eylül olayları ile birlikte Amerikan
yönetimi yeni bir dış politika ve ulusal güvenlik stratejisi belirledi.
Terör saldırılarından bir hafta sonra Başkan Bush'un ulusa sesleniş
konuşmasında ana hatları ifade edilen ve "Bush doktrini"
olarak da anılan bu strateji, pek çok tartışmayı da beraberinde
getirdi. ABD'nin kendi ülkesini korumak için her zaman düşmandan
önce davranacağı anlamına gelen -ve bu anlamda belli noktalarda
meşru kabul edilebilecek- bu stratejisi, yeni bir dönemin başlangıcı
demekti. Saldırıların ardından oluşan psikolojik ortamda, Amerikan
Başkanı George Bush'un hamiyet duygularından istifade edilerek belirlenen
bu strateji, ABD'deki bazı sertlik yanlısı çevreler tarafından farklı
yönlere çekilmek istendi. Söz konusu çevreler bu yaklaşıma dayanarak
ABD'nin, neredeyse tüm Ortadoğu'yu hedef alan ve yaklaşık 20 yıl
sürecek bir savaşa hazırlanması gerektiğini ileri sürdüler. Bu yaklaşımın
büyük bir hata olduğuna ve terörü körükleyeceğine dikkat çeken daha
ılımlı çevreler ise, bu stratejinin büyük riskler içerdiğine işaret
etmektedirler. Bu risklere geçmeden önce, bu doktrinde yer alan
"önleyici saldırı" kavramı üzerinde kısaca durmakta fayda
vardır.
Bugün dünyanın yegane süper gücü
konumundaki ABD'nin, dünyanın farklı bölgeleri için siyasi planları
ve stratejileri olması doğaldır. ABD müdahalelerinin zaman zaman
olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır. Örneğin 1990'lı yıllarda
önce Bosna-Hersek'i ardından da Kosova'yı hedef alan Sırp saldırganlığının
dizginlenmesinde, ABD'nin Sırplara yönelik askeri ve diplomatik
müdahalelerinin büyük yararı olmuştur. Burada önemli olan, ABD'nin
müdahil olduğu coğrafyalarda; farklı grupların haklarını gözeten,
adil, insan haklarına saygılı ve barışçı bir politika izleyip izlemediği,
kısaca uluslararası hukuka uyup uymadığıdır.
Bosna-Hersek ve Kosova'da yaşanan
Sırp zulmüne, ABD öncülüğünde yapılan müdahale, Sırp saldırganlığının
dizginlemesinde önemli rol oynamıştır. |
Uluslararası ilişkilerde bir ülkenin kendi güvenliğini
sağlamaya yönelik aldığı tedbirler belirli ölçülerde hoşgörü ile
karşılanır. Elbette her ülke, kendi bekasını ve geleceğini korumak
isteyecek, bunun için çeşitli stratejiler geliştirecektir. Ancak
bu koruma duygusu, hiçbir zaman diğer milletlerin veya ülkelerin
haklarına haksız yere müdahale etmeyi kapsamamalıdır. Bir ülkenin
hem kendi vatandaşları, hem de dünya halkları için izleyeceği en
güvenli ve başarılı strateji; barışı ve huzuru korumaya yönelik
olan stratejidir. Barışsever her türlü strateji, insanlığa refah
ve güvenlik getirir. Barışı ve düzeni bozmaya yönelik her türlü
girişim ise son derece tehlikeli ve zararlıdır.
ABD yönetimi içinde bazı çevreler
tarafından savunulan, önleyici saldırı anlayışı da son derece riskli
bir stratejidir. Bu stratejinin bazı savunucuları, her devletin
sahip olduğu meşru savunma hakkını fazlasıyla aşan bir yaklaşım
içindedirler. Bu yanlış yaklaşıma göre, "ileride güvenliğime
karşı bir tehdit oluşabilir" iddiasıyla her türlü saldırıya
zemin hazırlanmaktadır. Bu ise, her türlü sorunu askeri tedbirlerle
çözmeye yönelmek demektir. Halbuki, yalnızca askeri tedbirler uygulanarak
kesin başarıya ulaşılamayacağı açıktır. Dünya tarihi bunun örnekleri
ile doludur.
Geçtiğimiz yüzyıl milyonlarca insanın
ölümüne ve çok büyük maddi kayıplara neden olan büyük savaşların
yüzyılı oldu. Bu yüzyılda daha fazla savaş yaşanmaması için
sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmeye çalışılması son
derece önemlidir. |
Pek çok yanılgı içeren bu mantığa göre,
uluslararası ilişkiler hukuka değil güce dayalıdır. Bu kimselerin
talebi, Amerika'nın bir tür "güç" gösterisinde bulunması,
düşmanlarına halen güçlü olduğunu "en etkili" şekilde
göstermesidir. Sertlik yanlıları, ABD'nin ancak savaşarak askeri
üstünlüğünü sürdüreceği ve her zaman için "ilk vuran"
olması gerektiği yanılgısına kapılmışlardır. Elbette bu tehlikeli
yaklaşım tüm Amerikan yönetimini temsil etmemektedir.
Sertlik yanlıları zaman zaman Amerikan
politikasında ağırlık kazanmakla birlikte, yönetim ve danışman kadrolarında
itidalli ve barışçıl bir politika izlenmesi gerektiğini savunan
çok sayıda kişi de yer almaktadır.
Başta ABD olmak üzere tüm dünya ülkelerinin
her zaman barış yönünde tavır alması, her koşul altında barışı savunup
desteklemesi gerektiği açıktır. "Güçlü olanın haklı olduğu",
"sorunların güç kullanımıyla doğru orantılı olarak çözüleceği"
gibi yanılgılara sahip olan çevreler, söz konusu telkinleri ile
kendi ülkelerini de ciddi bir çıkmazın içine sürüklemektedirler.
Bu çıkmazın bir boyutu, başta da belirttiğimiz
gibi terörün güçlenmesi tehlikesidir. Bir diğeri ise savaşların
ABD'ye getireceği yüktür. Günümüzde pek çok stratejist Amerika'nın
hem ekonomik hem de siyasi olarak güç kaybetmeye başladığına dikkat
çekmektedir. Askeri güç ABD için çok büyük bir avantaj olmakla birlikte,
sertlik yanlısı kimselerin telkinleri doğrultusunda, sürekli savaş
ve seferberlik hali yaşanmasının Amerikan ekonomisine çok büyük
bir darbe vuracağı görülmektedir. Bununla birlikte, dünyanın farklı
köşelerinde devamlı savaş durumunda kalan bir Amerika pek çok insanın
gözünde, insan hakları, demokrasi ve hürriyet gibi evrensel değerlerin
koruyucusu olmak konumundan da çıkacaktır. Sertlik taraftarlarının
politikaları neticesinde, tüm toplumlar tarafından saygı duyulan
bir Amerika yerine kendisinden sadece korkulan bir Amerika ortaya
çıkacaktır. Bu durumda çeşitli askeri zaferler elde edilse bile,
bunlar ekonomik olarak zor duruma düşecek ve dünya çapında imajı
sarsılacak olan Amerikan halkı için gerçek bir başarı olmayacaktır.
Aslında Amerikan yönetiminin de böyle bir duruma düşmek istemeyeceği
açıktır, bu nedenle yapılması gereken sertlik yanlısı çevrelerin
yanlış telkinlerine karşı dikkatli olunması ve itidalli, sağduyulu
bir politika izlemekten vazgeçilmemesidir.
Ayrıca söz konusu çevreler, savundukları
bu uygulamalar ile diğer devletlere nasıl bir örnek teşkil edeceklerini
de göz önünde bulundurmalıdırlar. Diğer ülkelerin de kendilerini
koruma güdüsüyle harekete geçmelerinin ve uluslararası hukuka ve
teamüllere kendilerini bağlı görmemelerinin nelere mal olacağını
hesaba katmalıdırlar. Rusya, Çin, Hindistan -ve elbette İsrail-
gibi nükleer silahlara sahip ülkelerin de benzer bir "önleyici
saldırı" stratejisini uygulamaya geçirmeleri durumunda, dünyanın
nasıl büyük bir karmaşa ve çatışma içine düşeceği aşikardır. Böyle
bir olasılığın gündeme gelmesi bile büyük bir tehlikedir.
Elbette tüm ülkeler gibi ulusal menfaatlerini
korumak ve kendisini potansiyel tehlikelere karşı savunmak ABD'nin
de hakkıdır ve uluslararası toplum, özellikle de 11 Eylül olaylarından
sonra, ABD'nin bu hakkına büyük saygı göstermektedir. Bu hakkın
hem ABD hem de dünya ülkelerinin faydasına olacak şekilde kullanılması
ise, atılacak adımların uluslararası hukuk çerçevesinde belirlenmesiyle
sağlanabilir. Söz konusu stratejinin keyfi uygulamalara neden olmasını
engelleyecek en önemli öge, uluslararası hukuk ve bu hukuk çerçevesinde
uluslararası toplumun mutabakatının sağlanması olacaktır. Aksinde
ise stratejinin uygulayıcılarının, hem kendi ülkelerini büyük bir
krizin içine itmeleri hem de dünya barışını tehdit edici unsurlara
dönüşmeleri kaçınılmazdır.
Tüm bu nedenleri göz önünde bulundurarak
Amerikan yönetiminin bu stratejisini bir kez daha gözden geçirmesi
şarttır. Dünya barışını korumak ve istikrar sağlamak isteyen bir
Amerika'nın bunun için başvuracağı yol sertlik ve şiddet değil,
itidal, sağduyu ve adalet olmalıdır.
Terörle mücadelede, ABD'nin izlemesi
gereken öncelikli yol, kültürel çalışmaların desteklenmesidir. Sorunların
şiddete başvurarak çözülmesi gerektiğini savunan, insanlar arası
ilişkileri menfaatten ibaret gören, saldırganlığı meşrulaştıran
her türlü ideolojinin fikri olarak çökertilmesi, teröre zemin hazırlayan
ortamın ortadan kaldırılması demektir. İnsanlara bu ve benzeri kötülükleri
aşılayan ve din ahlakına karşı olan ideolojilerin yerine, vicdanlı
olmayı, hoşgörülü davranmayı, sevgiyi ve merhameti emreden gerçek
din ahlakının yaygınlaşması başta terör olmak üzere pek çok toplumsal
sorunun kalıcı çözümü olacaktır.
Bu yönde yapılacak kültürel çalışmalarda,
ABD yönetimi sivil toplum kuruluşları ile iş birliği yapabilir.
Son dönemlerde bu konuda çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarının
sayısında artış olmuştur ve bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak
sorunun tam anlamıyla çözüme kavuşması için, hem yapılan faaliyetlerin
etki alanı genişletilmeli, hem de bu faaliyetler devlet yönetimi
tarafından destek görmelidir.
Tüm bunların yanı sıra Amerikan
yönetimi, Hıristiyanlığın temel değerlerinin de savaşa ve düşmanlığa
karşı olduğunu unutmamalıdır. Allah insanlara yeryüzünde kargaşa
çıkarmamalarını, huzuru ve güvenliği bozmamalarını emretmiştir.
İnançlarına değer veren bir Amerika'nın dünyaya korku ve tedirginlik
değil, huzur ve güven vermesi, barışçıl yaklaşımı ile tüm insanlığa
örnek olması gerekir. İnançlı Hıristiyanlar olduklarını sık sık
vurgulayan Bush yönetimi üyeleri, İncil'e göre Hz. İsa'nın kendilerine,
"Ne mutlu barış yapanlara"
(Matta Bap 5, 9) sözleri ile yeryüzünde barış
elçileri olmalarını emrettiğini unutmamalıdırlar.
Hayır, kim (güzel davranış ve)
iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi
katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 112)
Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse
hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya
getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Bakara Suresi,
148)
Bu doğrultuda Amerikalı din adamları
da, Amerikan yönetimine olumlu çağrılarda bulunmaktadır. Amerikan
Ulusal Kiliseler Konseyi tarafından (50'ye yakın imza ile), Başkan
Bush'a hitaben yazılan bir mektup bu çağrının örneklerinden biridir.
Henüz Irak Savaşı'nın başlamadığı günlerde kaleme alınmış olan mektup,
önemli hatırlatmalar içermektedir:
... Bu mektubu, Allah
tarafından bizlere verilmiş olan nimetlerin, milletimizin yapacağı
eylemler nedeniyle zarar görebileceği endişesiyle yazıyoruz. Amerikan
kiliseleri ve kiliselere bağlı örgütlerin liderleri olarak, tarafınızdan
ve yönetimde yer alan bazı kimseler tarafından, Irak'a karşı yapılması
düşünülen "önleyici askeri saldırı" ile ilgili açıklamalarınız
bizleri alarma geçirdi. Saddam Hüseyin'in komşularına ve kendi halkına
ve hatta Amerika'nın çıkarlarına karşı bir tehdit olduğunu kabul
etmekle beraber, böyle bir askeri harekatın tamamen yanlış olduğunu
düşünüyoruz. Ahlaki değerlere dayanarak, Amerika'nın Irak'a saldırıda
bulunmasına karşıyız... Saddam Hüseyin hükümetine karşı yapılacak
askeri bir harekat ve sonrasında gelişecek olaylar, çok fazla sayıda
sivilin hayatını kaybetmesine veya yaralanmasına neden olacak, pek
çok masum insan acı çekecektir... Milyonlarca vatandaşımızı temsil
eden Hıristiyan liderler olarak, hükümetimizin bizim için önemli
olan ahlaka ve değerlere uygun hareket etmesini; savaşı değil barışı
savunmasını, uluslararası toplum ile birlikte hareket etmesini,
uluslararası kanun ve sözleşmelere saygı göstermesini ve insan hayatına
değer vermesini talep ediyoruz.21
Savaşların
Neden Olduğu Yıkımlar
Savaş, savaşın tüm taraflarına her
zaman acı ve gözyaşı getiren, büyük kayıplar verdirten çok büyük
bir zulümdür. Din ahlakı insanların anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla
ortadan kaldırmalarını, uzlaşmacı bir tavır göstermelerini gerektirir.
Din ahlakını yaşayan bir insan kin, intikam, öfke gibi kötü özelliklerden
sakınır, affedici ve hoşgörülü bir tutum sergiler. İnsanların din
ahlakından uzaklaşmaları ise hem toplum içinde, hem de toplumlar
arasında çatışmanın teşvik edildiği bir ortam meydana getirir. Yakın
tarihte yaşanan iki büyük dünya savaşı da din ahlakına uygun olmayan
ideolojilerin insanları sürüklediği büyük belalardır.
10 milyondan fazla insanın hayatını
kaybettiği I. Dünya Savaşı, Avrupa'dan Ortadoğu'ya çok geniş bir
cephede büyük yıkımlar meydana getirdi. I. Dünya Savaşı gibi hiçbir
haklı ve meşru nedene dayanmayan II. Dünya Savaşı da çok kanlı bitti;
55 milyon insan bu acımasız savaş nedeniyle hayatını kaybetti. Üstelik
bu savaşı yaşayanlar tarihte eşine az rastlanır vahşetlere şahit
olmuş, toplama kamplarında milyonlarca masum insanın yok edilişine
tanıklık etmişlerdi.
 |
 |
I.
ve II. Dünya Savaşları çok büyük yıkımlara neden oldu. On
milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaşların sonrasında,
yaraların sarılması çok uzun süre aldı.
|
Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde
bozgunculuk (fesad) çıkarmayın… (Araf Suresi, 56)
Yaşanılan iki büyük dünya savaşı ve
bu savaşların sebep olduğu yıkımlar, ne yazık ki, insanların savaşın
ne kadar büyük bir felaket olduğunu öğrenmeleri için yeterli olmadı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra da dünyanın çeşitli bölgelerinde çatışmalar
ve savaşlar yaşandı. Katliamlar devam etti. Az sayıda insanın siyasi
ihtirasları ve çıkar arayışları nedeniyle milyonlarca insan öldü,
on binlerce insan sakat kaldı, şehirler yakılıp yıkıldı, ülkeler
harap oldu. Savaşlar yalnızca insanlara fiziksel olarak zarar vermekle
kalmadı, savaşa tanıklık eden kişilerde ciddi piskolojik sorunların
yaşanmasına, bir neslin ruh sağlığının tamamen alt üst olmasına
neden oldu. Bomba sözcüğünü duyduğunda, bir üniforma gördüğünde
dahi dehşete kapılan, titreme ve korku nöbeti geçirenler, savaşlarda
yaşadıkları vahşet dolu anlar nedeniyle yıllarca şizofren bir ruh
halinde kalanlar, topluma uyum sağlamakta büyük zorluk çekenler
hep savaşların eseriydi.
Günümüzde de karşılaşılan sorunları
savaşarak çözümleyeceğini sananlar, yalnızca askeri tedbirlerden
medet umanlar, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde
yeni savaşlar planlayanlar tüm bu insani trajediyi bir kez daha
hatırlamalı ve bu tehlikeli planlarından vazgeçmelidirler.
Öte yandan Irak Savaşı'nın maliyeti
üzerine yapılan çalışmalar da, olayın ayrı bir boyutunu gözler önüne
sermektedir. Bu araştırmalar çok çarpıcı bilgiler ortaya koymakta,
tüm Ortadoğu'yu içine alabilecek bir savaşın bütün dünyayı sarsabilecek
neticeleri olduğunu göstermektedir.
Irak
Savaşı'nın Maliyeti ve Düşündürdükleri
Irak Savaşı'nın maliyeti savaş öncesinde
ve sonrasında çok tartışıldı. Yukarıda, ünlü strateji kurumlarından
Brookings Institute'un internet sitesinde yer alan, "Savaşın
Ekonomik Maliyeti" başlıklı yazı görülmektedir. Sağda
ise The New York Times'da konuyla ilgili yayınlanan "Hedef
Bağdat, Ama Ne Pahasına?" başlıklı yazı yer almaktadır.
|
Irak Savaşı'nın öncesinde ve sonrasında savaşın
maliyeti ile ilgili özellikle ABD'de çeşitli istatistiksel çalışmalar
yapılmıştır. Farklı kurumlar ve kişiler tarafından gerçekleştirilen
bu çalışmalar, savaşın Amerika'ya maliyetini farklı açılardan değerlendirmişlerdir.
Bu çalışmalar, savaşın doğrudan etkileri dışında dolaylı etkilerinin
de önemli olduğunu ortaya koymuştur.
Örneğin Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi
başkanı Senatör Joseph Biden tarafından yapılan çalışma, maliyetin
100 milyar dolar civarında olacağını öngörmektedir. Senatör Biden,
bu rakamın haricinde Irak'ın yeniden inşası için de 50 milyar
dolar gerekeceğini ifade etmekte ve toplam maliyeti yaklaşık 150
milyar dolar olarak belirlemektedir. Şu anda savaş ABD'nin galibiyeti
ile sona ermiş görünmektedir ve belki de maliyet hesaplanan limitler
içerisinde gerçekleşmiştir. Ancak bu, savaş sırasında yaşanan
trajedilerin unutulmasını sağlamayacağı gibi, bu miktarın Amerikan
halkının refahı için kullanılmak yerine savaş için kullanılmış
olmasını da haklı göstermeyecektir.
Sertlik yanlısı çevreler tarafından büyük bir maliyet
olarak değerlendirilmeyen 100 milyar dolar, ABD'nin 0-12 yaş grubunun
eğitim giderleri için ayırdığı bütçenin üç, uluslararası ilişkiler
bütçesinin ise dört katıdır. Bu miktar ile Amerika'da sigortası
olmayan tüm çocukların beş yıl boyunca bütün sağlık giderlerinin
karşılanması da mümkündür. Amerikan halkının yaşam standartının
daha da iyileştirilmesi için kullanılabilecek bu paranın, binlerce
insanın ölümüne neden olan bir savaşa harcanması elbette ibret
vericidir. Ayrıca, tekrar hatırlatmak gerekir ki bu, en iyi koşullar
düşünülerek yapılmış bir hesaplamadır. Pek çok emekli askeri yetkili
ve savunma stratejisti -savaş sonrasında yaşanacak potansiyel
riskleri de göz önünde bulundurarak- maliyetin şu anki haliyle
kalmayacağını da ifade etmektedirler.
Nitekim
Amerikan tarihinde yaşanan çeşitli savaşlar, savaşların planlanandan
çok daha maliyetli olduğunu göstermektedir. Örneğin Lincoln'ün Hazine
Bakanı, yapılacak savaşın Kuzey'e 240 milyon dolara mal olacağını
planlamış, ancak savaşın bütçeye yükü planlanandan 13 kat daha fazla,
yani 3 milyar 200 milyon dolar olmuştur. Benzer bir şekilde, Vietnam
Savaşı için 1966 yılı bütçesinde 10 milyar dolar ayrılmış ve savaşın
1967 yazında sona ereceği tahmin edilmiş, ne var ki savaş 1973'e
kadar sürmüş ve savaşın bütçeye doğrudan etkisi 110-150 milyar dolar
olmuştur.22 Kısa sürede neticeleneceğinden emin
olunan Vietnam Savaşı, 47 binden fazla Amerikan askerinin cephede,
11 bin askerin diğer nedenlerle ölmesine, 303 bin askerin de yaralanmasına
neden olmuştur. 1 milyondan fazla sivilin hayatını kaybettiği bu
savaşta, 225 bin Vietnamlı asker ölmüş, 570 bin asker de yaralanmıştır.23
Bu örnekler, savaşın gidişatında beklenmeyen
değişiklikler olduğu zaman maliyetin katlanarak büyüdüğünü göstermektedir.
Yaşanacak her savaşta iki taraf için de hem insani hem de mali kayıpların
daha da büyüyebileceği göz önünde bulundurularak, Irak'taki savaşın
benzerlerinin bir daha asla yaşanmaması hedeflenmelidir. Unutmamak
gerekir ki, Amerikan yönetiminin Ortadoğu'da sağlamak istediği barışçı,
ılımlı, demokratik ortamın savaş yolu ile kurulması mümkün değildir.
Askeri bir başarı sağlansa bile, bu yolla, bölgede kalıcı huzur
ve güvenliğin sağlanması oldukça zor olacaktır. Cephe savaşını kazanmak,
bir bölgeyi toplumsal ve siyasi olarak hakimiyet altına almak için
yeterli olmayabilir.
Ortadoğu hassas dengeler üzerine kurulu
bir bölgedir. Tarihi tecrübeler göstermektedir ki, yabancı güçlerin,
bu hassas dengeleri en adil ve hakkaniyetli şekilde koruyabilmeleri,
bölgedeki tüm halkların razı olacağı bir düzen kurmaları pek kolay
değildir. Bunu ancak, bölge halkları ile ortak kültür ve medeniyete
sahip bir güç gerçekleştirebilir. Bu da, tüm Müslüman ülkeleri birleştiren
ve İslam aleminin iradesini yansıtan merkezi bir otorite olmalıdır.
Bu otorite, yalnızca Ortadoğu konusunda değil, Batı ile İslam dünyası
arasındaki tüm sorunlara çözüm getirebilecek olan İslam Birliği'dir.
Dolayısıyla başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin izlemesi gereken
strateji de, tüm Müslüman ülkeleri, barışsever, hoşgörülü ve yapıcı
bir anlayışta birleştirecek olan İslam Birliği'nin oluşturulmasına
destek vermek ve bu birlikle ittifak halinde hareket etmek olmalıdır.
Böylece ABD, Batı'da Fas'a ve Moritanya'ya; Doğu'da ise Endonezya'ya
kadar uzanan dev bir coğrafyada, kendisiyle diyalog ve iş birliği
kurabileceği güvenilir bir siyasi birlik bulacaktır.
ABD
TARİHİNDEKİ SAVAŞLARIN MALİYETLERİ |
| Savaşlar |
Nüfus |
Askeri Personel |
Oran |
Kayıplar |
Oran |
| |
milyon |
bin |
nüfusunun
%'si |
|
nüfusunun
%'si |
| İhtilal |
3.5 |
200 |
5.7% |
4.435 |
0.127% |
| 1812 sonrası |
7.6 |
286 |
3.8% |
2.260 |
0.030% |
| Meksika Savaşı |
21.1 |
79 |
0.4% |
1.733 |
0.008% |
| İç Savaş |
|
|
|
|
|
| Birlik |
26.2 |
2.803 |
10.7% |
110.070 |
0.420% |
| Konfederasyon |
8.1 |
1.064 |
13.1% |
74.524 |
0.920% |
| Toplam |
34.3 |
3.868 |
11.1% |
184.594 |
0.538% |
| İspanya-Amerika Savaşı |
74.6 |
307 |
0.4% |
385 |
0.001% |
| 1. Dünya Savaşı |
102.8 |
4.744 |
4.6% |
53.513 |
0.052% |
| 2. Dünya Savaşı |
133.5 |
16.354 |
12.2% |
292.131 |
0.219% |
| Kore Savaşı |
151.7 |
5.764 |
3.8% |
33.651 |
0.022% |
| Vietnam Savaşı |
204.9 |
8.744 |
4.3% |
47.369 |
0.023% |
| 1. Körfez Savaşı |
260.0 |
2.750 |
1.1% |
148 |
0.000% |
| Savaşlar |
Savaşların
toplam maliyeti (milyar) |
Savaşların
toplam maliyeti (milyar) |
Kişi
Başına Gider |
Gider |
| |
|
|
|
| İhtilal |
0.1 |
2.2 |
447 |
63 |
| 1812 sonrası |
0.09 |
1.1 |
120 |
13 |
| Meksika Savaşı |
0.07 |
1.6 |
68 |
3 |
| İç Savaş |
|
|
|
|
| Birlik |
3.2 |
38.1 |
1.357 |
84 |
| Konfederasyon |
2.0 |
23.8 |
2.749 |
169 |
| Toplam |
5.2 |
62.0 |
1.686 |
104 |
| İspanya-Amerika
Savaşı |
0.4 |
9.6 |
110 |
3 |
| 1. Dünya Savaşı |
16.8 |
190.6 |
2.489 |
24 |
| 2. Dünya Savaşı |
285.4 |
2896.3 |
20.388 |
130 |
| Kore Savaşı |
54.0 |
335.9 |
2.266 |
15 |
| Vietnam Savaşı |
111.0 |
494.3 |
2.204 |
12 |
| 1. Körfez Savaşı |
61.0 |
76.1 |
306 |
1 |
Yukarıdaki tablolarda katıldığı büyük
savaşların ABD'ye ne kadar can ve mal kaybına neden olduğu
görülmektedir.
|
Pek çok Amerikalı stratejist ve düşünür
tarafından da işaret edilen bu gerçek, ünlü ekonomist ve Yale Üniversitesi
öğretim görevlilerinden Prof. William Nordhaus tarafından hazırlanan
"The Economic Consequences of a War With Iraq" (Irak'la
Savaşın Ekonomik Neticeleri) başlıklı raporun "Sonuç ve Öneriler"
bölümünde, şöyle ifade edilmektedir:
Siyasi açıdan da
tek başına hareket etmek, özellikle de İslam ülkelerinin desteğini
almadan hareket etmek, hem ılımlı çevrelerde rahatsızlığa neden
olacak hem de radikal hareketlere zemin hazırlayacaktır.... .24
Savaşın
Perde Arkasında Kim Var?
Savaşın
tüm olumsuzluklarını ve zararlarını gözler önüne seren bu tabloya
rağmen, Amerika'nın nasıl olup da böyle bir savaşı başlattığı kuşkusuz
üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır. Çoğu yorumcu, ikinci
Irak Savaşı'nın aslında 11 Eylül'den de, kitle imha silahları ile
ilgili kuşkulardan da çok daha önce planlandığı görüşündedir.
Bu savaş, Ortadoğu'ya yönelik yeni
Amerikan stratejisinin bir parçasıdır. Bu stratejiyi geliştirenler,
henüz 1997 yılında Amerika'nın Saddam'ı vurması ve iktidardan indirmesi
gerektiğine karar vermişlerdir. Bu yöndeki ilk işaret, 1997 yılında
ortaya çıkmıştı. Washington'daki bir grup stratejist, İsrail lobisinin
telkinleriyle, kurdukları PNAC adlı "think-tank"le Irak'ın işgali
senaryosunu savunmaya başlamıştı. PNAC'in en kayda değer isimleri
ise, sonradan George W. Bush yönetiminin en etkin isimleri haline
gelecek olan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Başkan Yardımcısı
Dick Cheney idi. Gerçekte ABD önderliğinde istikrarlı bir dünya
kurmak gibi makul bir amaçla yola çıkmış olsalar da, İsrail lobisinin
etkisiyle, bu amacın Ortadoğu'da bir savaş gerektirdiği fikrine
kapılmışlardı. Oysa çok yönlü bir değerlendirme yaptıklarında, bu
fikrin ciddi bir yanılgı olduğunu açıkça görebileceklerdir. Eğer
amaç istikrar kurmak, bir düzen oluşturmak ise, savaşın hiçbir zaman
düzen oluşturucu bir etkisi olmayacağı açıktır. Tam tersine savaş,
mevcut düzeni yerle bir eden, insanlara sürekli kayıp getiren bir
durumdur. İstikrarın barışın korunmasıyla sağlanabileceği tarihi
bir gerçektir.
Philadelphia Daily News gazetesinde
William Bunch imzasıyla yayınlanan "Invading Iraq Not A New Idea
For Bush Clique :4 Years Before 9/11, Plan Was Set" (Irak'ı İşgal
Etmek Bush Ekibi İçin Yeni Bir Fikir Değil: 11 Eylül'den 4 Yıl Önce
Plan Hazırdı) adlı bir makalede, bu konuda şu yoruma yer verilmektedir:

Her ne kadar petrol, Irak Savaşı'nın
gerekçelerinden biri gibi görünse de, araştırmacılar bu savaşın
perde arkasında çok daha farklı gerçekler olduğunu ifade etmektedirler.
|
Gerçekte,
Donald Rumsfeld, Başkan Yardımıcısı Dick Cheney ve küçük bir grup
muhafazakar ideologlar Amerika'nın Irak'ı işgalini savunmaya henüz
1997 yılında başlamışlardı -yani 11 Eylül saldırılarından 4, Başkan
Bush'un göreve başlamasından 3 yıl önce.
Kendilerine PNAC (Project for
the New American Century-Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adı verilen
bu garip ve belirsiz siyaset grubu, Cheney, Rumsfeld, Rumsfeld'in
yakın yardımcısı Paul Wolfowitz ve Bush'un kardeşi Jeb Bush'u da
içeriyordu. Ve daha o zamanlar bile, Ocak 1998'de, Başkan Clinton'ı
Irak'ı işgale ikna etmeye çalışmışlardı. Rumsfeld tarafından imzalanarak
Clinton'a gönderilen mektup, "Size Amerika'nın ve müttefiklerinin
çıkarlarını tüm dünyada güvence altına alacak yeni bir stratejiyi
açıkça başlatmanızı öneriyoruz" diye başlayan mektup, "bu strateji,
en başta, Saddam Hüseyin rejiminin düşürülmesini hedeflemelidir"
diye devam ediyordu.25
Peki PNAC üyelerinin Saddam'ı düşürmek
konusunda bu kadar ısrarlı olmalarının nedeni neydi? Aynı makalede
bu konuda şunlar yazılıdır:
Amerika'da savaş yanlısı kişilerin
İsrail ile olan bağlantısı Amerikan medyasında büyük tartışmalara
neden oldu. Patrick Buchanan'ın "Whose War?" (Kimin Savaşı)
başlıklı yazısı medyada konuyla ilgili çıkan haberlerde ele
alınan bilgileri incelemekteydi. The New York Times'da yayınlanan
"Is It Good for Jews?" (Yahudiler İçin İyi mi?) başlıklı yazıda
ise, İsrail'in Irak Savaşı'ndan ne gibi menfaatleri olduğu
ele alınmıştı. National Review'da yayınlanan ve altta yer
alan iki makelede ise, Yahudilerin hepsini savaş yanlısı gibi
göstermenin yanlış olduğuna dikkat çekilmekteydi. |
Petrol,
PNAC'in Irak hakkındaki politika açıklamalarında arka planda bir
yer tutsa da, itici güç gibi gözükmüyor. Pennsylvania Üniversitesi'nden
siyaset bilimi profesörü ve Ortadoğu uzmanı Ian Lustick, Bush'un
politikasını eleştirirken, petrolün savaş taraflarınca asıl olarak
savaşın masrafını karşılamaya yönelik bir unsur olarak görüldüğüne
dikkat çekiyor. PNAC'tan Schmitt ise, "ben Texas'tanım ve bildiğim
petrolcülerin hepsi askeri bir operasyona karşı" diyor, "petrol
pazarı istikrarsızlık istemiyor." Profesör Lustick'e göre ise, (savaş
için) daha güçlü ama gizli bir motivasyon kaynağı, İsrail olabilir.
Bush yönetimindeki şahinlerin, Irak'taki bir güç gösterisinin, Filistinlileri
İsrail için avantajlı olan bir barış planını kabul etmeye ikna edeceğini
hesapladıklarını söylüyor.26
Kısacası ABD'nin Irak'ı vurması projesinin
asıl mimarı, İsrail ve onun ABD'deki uzantılarıdır. ABD'nin Ortadoğu
politikasının İsrail tarafından çok dengesiz bir biçimde etkileniyor
olması, bu aşamada bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD'nin karar
mekanizmalarına etki eden bazı İsrail yanlısı radikal Siyonistler,
Washington'ı İsrail'in Ortadoğu stratejisine göre hareket etmeye
zorlamaktadır. Bunu da ABD ile İsrail'in çıkarlarının özdeş olduğunu
iddia ederek yapmaktadırlar. Oysa ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarı,
İsrail'deki radikal Siyonist zihniyeti desteklemek ve bu yüzden
Arap dünyasını karşısına almak değil, İsrail'e barış ve ılımlılık
telkin etmek ve Araplar ile İsrail arasında adil bir hakem ve arabulucu
rolü oynamaktır.
Irak'a saldırı planının geliştirilmesinde
de, yine söz konusu İsrail etkisini görmek mümkündür. İsrail lobisi,
sonradan Bush yönetiminde etkili mevkilere gelecek olan bazı stratejistleri,
Irak'a karşı bir savaş açılması gerektiği yönünde yanlış yönlendirmişlerdir
ve bu da Ortadoğu'da pek çok masum insanın hayatına mal olacak,
yeni gerilimleri körükleyecek yeni bir savaşın yolunu açmıştır.
Söz konusu savaş stratejisini savunanlar,
her ne kadar "Amerikan çıkarları"ndan söz etseler de, aslında savundukları
şey İsrail'in çıkarlarıdır. Çünkü gerçekte Amerika'nın tüm bir Ortadoğu'yla
savaşmak, bu bölgedeki halkları kendine karşı kışkırtmak gibi bir
stratejide çıkarı olamaz. Amerika'nın, bazılarının iddia ettiği
gibi, "anti-İslami" bir ideolojisi ve stratejisi de yoktur. Daha
önce de belirttiğimiz gibi 1990'larda Sırp vahşetine maruz kalan
Balkan Müslümanlarının (Bosnalıların, Kosovalıların ve son olarak
da Makedon Müslümanlarının) en büyük destekçilerinden biri Amerika
olmuştur. Amerika'nın Müslüman kitlelerle karşı karşıya geldiği
tek coğrafya Ortadoğu'dur ve bu da Amerika'nın, bir kısım yöneticilerinin
bu ülkenin dış politikasında inanılmaz bir güce sahip olan İsrail
lobisinin etkisiyle, İsrail taraflı hareket etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu kişilerin bu yöndeki yanlış yönlendirmelerin etkisinden kurtularak,
Ortadoğu'daki durumu ön yargısız bir şekilde değerlendirmeleri,
çok daha adil bir yaklaşımın geliştirilmesine aracı olacaktır.
Filistin, Yahudilerin, Hıristiyanların
ve Müslümanların barış içinde birarada yaşayabilecekleri
bir toprak olmalıdır. Müslüman idaresindeki Filistin'de
asırlar boyunca sağlanan huzur ortamının bugün de yeniden
inşa edilmesi mümkündür. |
İşte bu nedenle Amerika'nın 11 Eylül sonrasında
uygulamaya konan ve tüm İslam dünyasını düzenlemeye yönelik stratejisi,
İsrailli radikallerin Ortadoğu planı tarafından olumsuz yönde yönlendirilmektedir.
İsrail, içinde yaşadığı yok edilme korkusu nedeniyle, kurulduğu
günden bu yana, Ortadoğu'yu yeniden düzenleme, kendisi için tehlikesiz
ve yönlendirilebilir hale getirme amacındadır. Bu amaçla on yıllardır
ABD üzerindeki nüfuzunu kullanmakta ve Washington'ın Ortadoğu siyasetini
yönlendirmektedir.
Oysa gerçekte Müslümanlarla çatışmak
İsrail'in de çıkarına değildir. Hem Yahudi ve Hıristiyanların hem
de Müslümanların bu topraklarda, diledikleri gibi ibadet etme ve
yaşama hakkı vardır. Ne var ki İsrail yönetiminin, izlediği politika
yalnızca Müslümanlara zulümle kalmamakta, Hıristiyanları ve hatta
Yahudileri de tedirgin etmektedir. İsrail, tüm Ortadoğu'yla daimi
bir savaş içinde olmak yerine, işgal ettiği topraklardan çekilmeyi
ve gerçek bir barış yapmayı seçse, bu hem kendi vatandaşları hem
de tüm Ortadoğu halkları için çok daha iyi olacaktır. Söz konusu
daimi savaş atmosferi kaçınılmaz olarak İsrail'i de vurmakta, İsrail
kendi beslediği radikalizmin hedefi haline gelmekte, İsrail'in masum
sivil vatandaşları çeşitli saldırılara maruz kalmakta ve tedirginlik
içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu'yu savaşa sürükleyen,
hatta global bir "medeniyetler çatışması" körüklemek isteyen radikal
Siyonist zihniyete karşı fikren mücadele etmek, İsrail'deki 4.5
milyon Yahudi vatandaşının da güvenliği için gerekmektedir.
Yeni Şafak Gazetesi,
1.4.2003

Gerek İsrail'de gerek ABD'de, Yahudilerin
Müslümanlarla birarada barış içinde yaşayabileceğini ve bu
barışın sağlanması için her iki tarafın da özveride bulunması
gerektiğini savunan çok fazla sayıda Yahudi vardır. Barış
yanlısı Yahudiler, İsrail'in Filistin halkına karşı uyguladığı
zulüm politikasını şiddetle eleştirdikleri gibi, Irak Savaşı'na
da karşı çıkmışlardır. ABD'de faaliyet gösteren Tikkun isimli
Yahudi organizasyonun sitesinde yer alan makalede, önleyici
saldırı kavramının yanlışlıkları ortaya konulmaktadır. Sağ
üstte, Tel Aviv'de Yahudi ve Arapların ortak katılımlarıyla
gerçekleştirilen savaş karşıtı gösteri ile ilgili bir haber
yer almaktadır. "Yahudiler Neden Irak Savaşı'na Karşı Olmalıdırlar?"
(Why Jews Should Oppose War on Iraq) başlıklı, Haham Arthur
Waskow tarafından yazılan makalede ise, Yahudi dininin gerçekte
her türlü zulme ve saldırganlığa karşı olduğu vurgulanmaktadır.
|
Unutmamak gerekir ki, Siyonizm Filistin'de
bir Yahudi devleti kurmak uğruna, bu topraklarda yaşayan tüm Yahudi-olmayan
insanları şiddet ve terör yoluyla yurtlarından etmeyi ve hatta gerekirse
katliama uğratmayı hedefler. Irkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir.
Ancak, bilgi eksikliği ya da yanlış bilgilendirme nedeniyle Siyonist
ideoloji hem Yahudi hem Hıristiyan dünyasında bazı kimseleri etkileyebilmektedir.
Siyonist propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın
içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri,
yeryüzünde barışın hakim olmasını isteyen herkesin sorumluluğudur.
Bunun için samimi dindar Yahudilerin, vicdan sahibi Hıristiyanların
ve Müslümanların ittifak halinde hareket etmeleri önemlidir. İnsanların
Siyonizm denen faşizan, Sosyal Darwinist, işgalci ideolojiden bir
an önce kurtularak gerçeği görmeleriyle dünya barışının önündeki
büyük bir engel kaldırılacak, şiddete destek verenler barışın savunucusu
haline gelebileceklerdir.
Yahudi
Din Adamlarının Başlattığı Barış İçin Oruç Çağrısı
En üstte Shalom grubu tarafından hazırlanan
ve samimi olarak iman eden Yahudilerin neden savaşa karşı
olmaları gerektiğini açıklayan ilan görülmektedir. İlanın
başlığı: Yahudiler "Hayır" diyor... Neden?
Altta ise, "Barış için Oruç" çağrısının metni yer almaktadır.
Haham Waskow (sağ altta) |
Irak krizinin başlangıcından itibaren,
dünyanın farklı bölgelerinden din adamları barış için çeşitli girişimlerde
bulundular. Bunlardan biri de, Shalom adlı Yahudi barış örgütünün
yöneticilerinden Haham Waskow'un başlattığı, "Barış için Oruç" çağrısıydı.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden farklı mezheplere ve inançlara mensup
onlarca din adamının bu çağrıya katılmasıyla, üç İlahi dinin mensuplarının
da aslında savaşa karşı oldukları bir kez daha gösterilmiş oldu.
Çağrıda, kısaca şu noktalar üzerinde durulmaktaydı:
Amerikalılara, gerçek barışı aramak
ve dua etmek için oruç tutmak çağrısında bulunuyoruz. Bize barışı
ve adaleti emreden, bağışlayan Allah'ın adıyla... Allah bize barışı
aramamızı ve barış için çalışmamızı emreder. Büyük bir endişe ile
görüyoruz ki, ne Irak hükümeti ne de Amerikan yönetimi Allah'ın
bu emrini ana hedef olarak görmemektedirler... Allah bize, komşularımızı
sevmemizi, yabancılara iyi davranmamızı ve kendimize yapılmasını
istemediğimiz bir şeyi başkasına da yapmamamızı emreder.... Allah
bizden, açları doyurmamızı, evsizlere ev bulmamızı, fakirleri giydirmemizi,
dünyayı güzelleştirmemizi, ruhlarımızı ve zihinlerimizi özgürleştirmemizi
ister... Allah bize harekete geçmeden önce düşünmemizi ve dua etmemizi
emreder. Yeterli deliller ve açık kanıtlar bulunmadan başlayan bu
savaşın başkalarına değil, kendi ailelerimize de ölüm getireceğini
üzüntüyle görüyoruz. Bu savaş, inançlarımız ve geleneklerimiz tarafından
kutsal kabul edilen pek çok mekanın bulunduğu bu bölgeyi yakıp yıkacaktır.
Bu büyük tehlike anında, Allah'a yöneliyoruz...
Saddam
Hüseyin'in Gerçek İdeolojisi
Irak Savaşı'nın ilk gününden itibaren
ana hedefi Saddam Hüseyin'i iktidardan indirmek olarak açıklanmıştır.
Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun meselenin savaş yoluyla
halledilmek istenmesi yanlıştır. Nitekim savaş boyunca yaşanan can
kayıpları, savaşın hiç başlamamış olması gereken kötü bir seçim
olduğunu göstermektedir. Ancak öte yandan, Saddam Hüseyin'in de
Irak'a ve bölgeye zarar veren ve iktidardan inmesi gereken bir diktatör
olduğu gerçeğini görmek gerekir.
Saddam Hüseyin, 1960'lı yıllarda
Arap dünyasını sarmış olan "Arap sosyalizmi" akımının yanlış
bir yola sürüklediği pek çok insandan biridir. |
Saddam Hüseyin, 1960'lı yıllarda Arap dünyasını
sarmış olan "Arap sosyalizmi"
akımının yanlış yola sürüklediği pek çok insandan
biridir. Arap sosyalizmi, aşırı bir milliyetçilik ve fanatik bir
üçüncü dünya solculuğunu birleştiren ve esas olarak da Sovyetler
Birliği'nden destek gören bir hareketti. Sovyetler Birliği'nin Stalinist
rejimi ve öğretisi, Arap sosyalistlerinin de dünya görüşüne damga
vurdu. Bu nedenle saldırgan, baskıcı ve savaşçı bir siyaset geliştirdiler.
Saddam, bu yanlış ideolojinin Irak'taki temsilcisi olan Baas Partisi'nin
önde gelen bir militanıydı. Gençlik yıllarında örgütlediği Cihaz
Hanin adlı terör çetesi aracılığıyla Baas karşıtı siyasi grup ve
kişilere karşı çeşitli suikastler düzenledi. Baas'ın 1963'teki ilk
darbesinden sonra, Saddam'ın yönetiminde bir "sorgu merkezi" kurulmuş
ve burada pek çok insana korkunç işkenceler yapılmıştı. Saddam'ın
yeni "işkence yöntemleri" geliştirdiği biliniyordu.
Radikal Baas ideolojisi, Saddam'ın
kendi vatandaşlarına dahi son derece zalim bir politika
izlemesine neden olmuştur. Ancak bu ideolojinin yıkıcı etkilerinin
ortadan tamamen kaldırılması için asıl üzerinde durulması
gereken, söz konusu ideolojinin telkinlerine karşı yürütülecek
olan kültürel mücadeledir. |
İnandığı Stalinist ideolojinin etkisiyle acımasız
bir kişilik geliştiren Saddam Hüseyin, iktidarı boyunca da acımasız
yöntemler kullandı. 1980'de İran'ı işgal ederek 8 yıl sürecek çok
kanlı bir savaş başlattı. 10 yıl sonra bu kez Kuveyt'i işgal etti.
Ülke içinde de kendisine muhalif olarak gördüğü kişi ve gruplara
karşı vahşet uyguladı. 1988 yılında Kuzey Irak'taki Halepçe köyüne
karşı kimyasal silahlarla düzenlediği ve 5 bin masum insanın feci
şekilde ölümüyle sonuçlanan saldırı, Saddam rejiminin insanlık suçlarından
biriydi.
Tüm bunlar, Saddam'ın Irak'a liderlik
yapabilecek vasıfta bir insan olmadığını göstermektedir. Bir liderden
beklenen, kendi halkına huzur, güvenlik, mutluluk ve refah sağlaması,
komşularına ve dünyaya da istikrar ve barış getirmesidir.
Bugün artık Saddam iktidardan devrilmiştir,
ancak savaş sonrasındaki bu süreçte izlenecek stratejiler de büyük
önem taşımaktadır. Ortadoğu'da kalıcı barışın inşa edilmesi için
gerekli çözüm, Saddam'ı bir tür canavar olarak göstermek değil,
onu şiddet ve acımasızlığa yönelten ideolojiyi ve şartları çözümlemek
ve bunların düzeltilmesi için çaba göstermektir. Saddam'ı kanlı
bir diktatör yapan, savunduğu radikal Baas ideolojisi ve her türlü
sorunun güçle ve hatta kanla çözülmesi gerektiğini varsayan faşizan
kültürdür. Bu ideolojinin ve bu kültürün Arap dünyasından temizlenmesi,
bunun yerine İslam ahlakının gerektirdiği gibi merhametli, sevgi
dolu, insancıl, medeni bireyler ve kitleler yetişmesi için çok kapsamlı
bir eğitim ve aydınlanma politikası yürütülmelidir. Kuran ahlakının
tam anlamıyla yaşandığı bir toplumda, bu tarz sorunlarla hiçbir
zaman karşılaşılmayacaktır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, söz konusu
çatışmacı ideoloji ve kültür, sadece Bağdat'ta değil, dünyanın daha
başka pek çok yerinde, hatta kimi zaman sözde din adına ortaya çıkmaktadır.
Bunun çözümü ise, gerçek din ahlakının insanlara etkili bir biçimde
anlatılmasıdır.
Düzen
ve İstikrar İslam Birliği ile Sağlanır
Tercüman Gazetesi, 4.4.2003
Yeni Şafak Gazetesi, 25.4.2003
Star Gazetesi, 29.4.2003
ABD yönetimi içinde sertlik yanlısı olan bazı çevreler,
Ortadoğu'da düzen ve istikrarı savaşarak sağlamayı hedeflemektedirler.
Buna göre savaşı bir diğer savaş izleyecek, söz konusu istikrar
sağlama hedefi oldukça geniş bir coğrafyayı savaşın içine
sürükleyecektir. Oysa İslam Birliği'nin oluşturulması, böyle
bir savaş haline gerek bıraktırmayacak, kalıcı düzen ancak
bu birlik sayesinde tesis edilecektir. |
Irak
Savaşı'nın Ortadoğu'da çok geniş çaplı ve uzun süreli bir istikrarsızlığa
neden olma ihtimali oldukça yüksektir. Görünen odur ki, mevcut Amerikan
politikası üzerinde ağırlığı olan bazı çevreler bu savaşı Irak'la
sınırlı tutmayıp, tüm Ortadoğu'yu ve hatta Kafkasya ve Güneydoğu
Asya'yı içine alan coğrafyayı gerekirse savaşarak, yeniden yapılandırmayı
hedeflemektedirler. Amerikan üst düzey yönetiminde yer alan bazı
isimlerin, "Amerika'nın gerekirse 40-50 ülkeye karşı harekete geçebileceğini"
ifade etmeleri bu çevrelerin planlarını bir kez daha ortaya koymaktadır.27
PNAC'nin kurucularından William Kristol'ün "Amerikan halkının savaşmaya
hazır olması her zaman iyiye işarettir"28 sözü
de bu anlayışın bir başka örneğidir. Tüm bunlar, belki de söz konusu
planı yapanların dahi sonunu görmeye "ömürlerinin yetmeyeceği" sürekli
bir savaş hali demektir.
Dünyayı çok büyük acıların ve yıkımın
içine itecek bu savaş hali, uluslararası düzenin ve yapının sarsılmasına
sebep olacak, dengeleri alt üst edecek, sadece bölge insanlarını
değil tüm insanlığı derinden etkileyecektir. Daha önce de vurguladığımız
gibi, ABD ve diğer tüm dünya ülkeleri ulusal menfaatlerini en ileri
düzeyde koruma hakkına sahiptirler. Bu onlara, güvenliklerini tehlikeye
atabilecek durumlara karşı tedbir almaları hakkını da tanır. Ancak
tüm ülkeler gibi, dünyanın yegane süper gücü konumundaki ABD'nin
de bu hakkı, küresel dengeleri ve dünya barışını göz önünde bulundurarak
kullanması gerekir. Ülkelerin ulusal güvenlik stratejilerinin, uluslararası
kanunlarla uyumlu olması, keyfi uygulamaların engellenmesi açısından
önem taşımaktadır. Ayrıca terörizm gibi, tüm dünya güvenliğini tehlikeye
atan tehditler söz konusu olduğunda, çok taraflı iş birliklerinin
güçlendirilmesi ve uluslararası ittifakın sağlanması, başarı oranını
artıracaktır. İzlenecek yol, şiddetin şiddetle bastırılmaya çalışılması
değil, ılımlı ve demokratik güçlerin desteklenerek gerilimin azaltılması
ve çatışmaların çözülmesi olmalıdır. Unutmamak gerekir ki, 21. yüzyılın,
tüm milletlerin refahının ve güvenliğinin sağlandığı bir yüzyıl
olması için, sürekli savaşarak "güçlü olanın haklı ve egemen olduğu"
bir dünya kurmak hedefinden vazgeçilmesi gereklidir.
Allah barış yurduna çağırır ve kimi
dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.
(Yunus Suresi, 25) |
Zengin yer altı kaynaklarından tüm
milletlerin eşit olarak yararlanması, dünya barışını tehdit eden
unsurların ortadan kaldırılması, ekonomik istikrarın sağlanması,
demokratik rejimlerin güçlenmesi, insan hakları ihlallerinin engellenmesi,
diktatörlerin ve tiranların zulümlerine son verilmesi, yaşam kalitesinin
artması yalnızca ABD'nin ve Batılı güçlerin değil, aynı zamanda
tüm Müslümanların da talebidir. Bazı stratejistler tarafından savunulan
ve Müslümanları hedef gösteren yaklaşımlar, tüm İslam dünyasına
karşı bir cephe oluşturmak anlamını taşır ki, bu da hem çok yersiz
hem de çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Günümüzde dini yanlış yorumlayan,
bazı hurafe ve batıl inanışların etkisiyle gerçek din ahlakından
tamamen uzaklaşıp radikal bir tavır içerisinde olanlar yalnızca
İslam dünyası içinde değil, Hıristiyan ve Yahudi alemi içinde de
yer almakta ve dünya barışına büyük zarar vermektedirler. Bu zararın
giderilmesi, radikal her türlü akımın önünün kesilmesi, itidalli,
barışsever, medeni ve samimi dindar insanların ittifakı ile mümkündür.
Böylece savaşı tek çözüm gibi sunan, güvenliğin ancak savaşarak
sağlanacağı yanılgısına kapılanların telkinleri etkisizleştirilecek,
daha çok kan ve gözyaşı akması ve daha fazla maddi kayba neden olacak
girişimler engellenecektir.
Bu ittifakın sağlanabilmesi için Batılıların,
tüm ön yargılarını bir yana bırakarak, İslam dünyasını daha yakından
tanıyıp anlaması, Müslümanların da birlik oluşturup İslam dünyasının
kalkınmasına yönelik ortak politikalar geliştirmeye başlamaları
gerekmektedir. Her iki tarafta düzenlenecek kültür ve eğitim programları
ile karşılıklı yanlış anlamalar giderilebilir. Radikalizm asıl olarak
cehaletten kaynaklanan bir sorundur. Bu eğitim programları ile Batı
dünyasının İslam'ı doğru tanımaları sağlanırken, İslam dünyasında
yerleşik olan bazı batıl inançlar ve hurafeler ortadan kaldırılacak,
bunun sonucunda karşılıklı hoşgörü ve anlayış esas olacaktır. Hoşgörü,
barışın ve güvenliğin temel düşmanı olan kin, öfke ve nefreti ortadan
kaldıracak, barış içinde birarada yaşama kültürünün inşa edilmesini
sağlayacaktır. Bu sayede, medeniyetler arası bir çatışma öngörenlerin
iddialarının tam tersine, medeniyetler arası barış yaşanacak, kültürel
paylaşım ve etkileşimler toplumsal ilerlemeye aracı olacaktır. Tarihte;
Yunanlıların Babillilerden, Fenikelilerin Mısırlılardan, Arapların
Yunanlılardan, Perslerin Orta Asyalılardan, Bizanslıların Araplardan,
Batı Avrupalıların da Araplar ve Bizanslılardan etkilenerek ilerledikleri
gibi, günümüzde de medeniyetler arasında hoşgörü temelinde kurulacak
ilişkiler kültürel zenginlik ve ilerleme sağlayacaktır.
Bugün, bu hoşgörü kültürünün gelişmesine
Batı'da ihtiyaç duyulduğu kadar İslam dünyasında da ihtiyaç duyulduğu
görülmektedir. Zaman zaman bazı Müslümanlar, Kuran ahlakına tamamen
aykırı olmasına rağmen, diğer dinlerden ve milletlerden insanlara
kötü davranmayı öngören bağnaz bir anlayışın etkisinde kalmaktadırlar.
Oysa başta Peygamber Efendimiz'in dönemi olmak üzere tarih boyunca
İslam toplumları, adalet ve hoşgörünün merkezi olmuşlardır. Geçtiğimiz
1400 yılın tarihi, diğer ülkelerde zulüm gören Hıristiyan ve Yahudilerin,
Müslümanların korumasına ve merhametine sığınmalarının örnekleri
ile doludur. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, barışa en çok
ihtiyaç duyulan bu dönemde Müslümanların, Kuran'da emredilen ahlakı
ve Hz. Muhammed (sav)'in hayatını temel alarak tüm dünyaya örnek
bir model geliştirmeleri gerekmektedir. Bu model, İslam coğrafyasına
istikrar ve demokrasi getirmek iddiasında olan dış güçlerin, böyle
bir iddiada bulunmalarına gerek bıraktırmayacak, İslam dünyasını
kendi özündeki değerlerle düzenleyip geliştirecektir. Bunun öncüsü
ise, kurulacak İslam Birliği olacaktır.
Peygamberimiz
(sav)'in Kitap Ehli'ne Tavrı Tüm Müslümanlara Örnek Olmalıdır
"…Kitap Ehliyle en güzel
olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize
ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin
ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz."
(Ankebut Suresi, 46) |
Allah Kuran'da Yahudileri ve Hıristiyanları Kitap
Ehli olarak isimlendirmiş ve Müslümanlarla, Kitap Ehli arasındaki
ilişkinin nasıl olması gerektiğini detayları ile bildirmiştir. İslamiyet'in
doğuşundan itibaren Müslümanlarla, Kitap Ehli arasında hoşgörü ve
anlayış ön planda olmuştur. Ehl-i Kitap, -her ne kadar kitapları
ve bazı inanışları sonradan tahrif edilmiş olsa da- temeli Allah'ın
vahyine dayanan birçok ahlaki değere, haram ve helal kavramlarına
sahiptir. Kuran'da Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında saygılı ve
medeni ilişkiler kurulması teşvik edilir. Kitap Ehli'nin yemeği
Müslümanlara, Müslümanların yemeği de onlara helaldir; Müslüman
erkekler Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenebilirler. (Maide Suresi,
5) Bu hükümler, Müslümanlar ile Hıristiyan ve Yahudiler arasında
sıcak komşuluk ilişkileri ve akrabalık bağları tesis edilebileceğini,
iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceğini
gösterir.
Müslümanlar için her konuda olduğu
gibi bu konuda da en güzel örnek Peygamber Efendimiz'dir. Hz. Muhammed
(sav), Yahudi ve Hıristiyanlara karşı her zaman son derece adil
ve merhametli davranmış, İlahi dinlerin mensupları ile Müslümanlar
arasında sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturulmasını istemiştir.
Peygamberimiz (sav) döneminde ve sonrasında, Hıristiyan ve Yahudilerin
kendi dinlerini diledikleri şekilde yaşamalarına izin verecek ve
özerk cemaatler olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak
anlaşmalar yapılmış ve güvenceler verilmiştir. İslamiyet'in ilk
yıllarında Mekkeli müşriklerin eziyet ve baskılarına maruz kalan
Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimiz'in öğüdüyle, Etiyopya'daki
Hıristiyan Kral Necaşi'ye sığınmışlardır. Peygamberimiz (sav)'le
birlikte Medine'ye göç eden müminler ise, Medine'de yaşayan Yahudilerle,
sonradan gelecek tüm nesillere örnek olacak bir birarada yaşama
modeli geliştirmişlerdir. İslam'ın yayılış döneminde de, Arabistan'daki
Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına gösterilen tolerans, Müslümanların
Kitap Ehli'ne karşı hoşgörü ve adaletinin önemli birer örneği olarak
tarihe geçmiştir.
Mesela, Hz.
Peygamber (sav), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına
yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların
dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamberin
ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan
hiç kimse, İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi
herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar
ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra:
"... Kitap Ehli'yle en güzel olan bir tarzın
dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene
iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na
teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini
okumuştur.29
Resulullah (sav)'in Kitap Ehli'nin
düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara
ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran
Hıristiyanları, ziyarete geldiklerinde Hz. Muhammed (sav) onlara
abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. Peygamber Efendimiz'in,
Mısırlı bir Hıristiyan olan Hz. Mariye (veya Meryem) ile yapmış
olduğu evlilik de, bu anlayışın örneklerinden biridir. Peygamberimiz
(sav)'in vefatının ardından da, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı
gösterdikleri güzel ahlakın temeli, Hz. Muhammed (sav)'in hayatı
boyunca bu topluluklara karşı gösterdiği hoşgörüye dayanmaktadır.
Müslümanlar
Kitap Ehli'ne Adalet ve Hoşgörü ile Davranmışlardır
Hıristiyanlık Filistin topraklarında
doğmuş, ancak dönemin baskıcı yönetimleri nedeniyle daha çok bugünkü
Suriye ve Irak bölgesinde yayılmıştı. Peygamberimiz (sav)'in, İslam'ı
tebliğ etmeye başladığı dönemde Arap Yarımadasının güneyinde de
çeşitli Yahudi ve Hıristiyan kabileleri bulunmaktaydı. Dolayısıyla
İslamiyet'in doğuşundan itibaren Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlar
ile iletişim içinde oldular.
İslam'ın yayılması
ve güçlenmesi ile birlikte, bölgede yaşayan Kitap Ehli, Müslümanların
idaresi altına girdi. Bu dönemde de Kitap Ehli ile Müslümanlar arasında
anlayış ve hoşgörüye dayalı yapı devam etti. Peygamberimiz (sav)
döneminde Hıristiyan ve Yahudi kabilelerle çeşitli sözleşmeler yapılmış
ve bu topluluklara kendi varlıklarını ve haklarını garanti altına
alacakları çeşitli emannameler verilmişti. Hıristiyan kabilelerden
Cerbalılar ve Erzuhlulara verilen emannameler, bunun örneklerindendir.
Bu belgeler, Müslümanların idaresine giren veya İslam'ın hakimiyetini
tanıyan Kitap Ehli'nin, hukuki, dini ve sosyal haklarını garanti
altına alan anlaşmalardı. Uygulamada herhangi bir sorunla karşılaşıldığında,
bu belgelere başvurularak sorunlar çözüme kavuşturuluyordu. Örneğin,
Dımeşkli Hıristiyanların bir sorun karşısında, kendilerine verilmiş
olan emannameyi dönemin halifesi Hz. Ömer'e sunarak, çözüm talebinde
bulundukları tarih kitaplarında yer alan bir bilgidir. 30
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah
için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten
alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide
Suresi, 8)
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline
(sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt
veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Muhammed
(sav)'in vefatından sonra onun yerine gelen halifeler de, Peygamberimiz
(sav)gibi Allah'ın adaletini uygulama konusunda hassas davranmışlardır.
Fethedilen ülkelerde hem oranın yerli halkı, hem de yeni gelenler
barış ve güven içerisinde yaşamışlardır. İlk halife Hz. Ebubekir'in
Suriye seferine çıkışı sırasında verdiği şu talimat, Kuran ahlakının
güzel bir örneğini teşkil etmektedir:
Ey insanlar, kalpte
uyacağınız on kural veriyorum: İhanet etmeyin ve hak yoldan ayrılmayın.
Çocuğu, kadını ve yaşlı insanları katletmeyin. Hurma ağaçlarını
yakıp yok etmeyin ve herhangi bir meyveli ağacı da kesmeyin. Develerden,
sürülerden ya da yığınlardan herhangi birini katletmeyin. Kendiniz
için saklayın. Hayatını uhrevi uğraşlara adamış kişilerle karşılaşacaksınız,
onları münzevi hallerine bırakın. Çeşit çeşit yiyecekler sunan insanlarla
karşılaşacaksınız, yiyin, fakat Allah'ın adını anmayı unutmayın.31
İslam'ın hızlı yayılışı, kısa sürede
Hıristiyanların yoğun olarak yaşadıkları ve Bizans İmparatorluğu'nun
iki önemli eyaleti olan Suriye ile Mısır'ın ve Sasanilerin egemenliği
altında bulunan Irak'ın Müslümanların idaresine geçmesini sağladı.
Bu dönem, Kitap Ehli'nin Müslümanların adaletine ve merhametine
çok daha yakından şahitlik ettikleri bir dönem oldu. İslam idaresine
giren hiçbir bölgede, Kitap Ehli'ne dinlerini değiştirmeleri, geleneklerini
bir yana bırakmaları söylenmedi, bu konuda hiçbir baskı uygulanmadı.
Mevcut sosyal düzeni değiştirecek, Hıristiyanları ve Yahudileri
rahatsız edecek hiçbir haksız müdahale ve uygulamaya izin verilmedi.
Öyle ki, Roma Katolik veya Bizans Ortodoks kiliseleri tarafından
asırlardır baskı altına alınmış farklı Hıristiyan mezhepleri, Müslüman
fetihlerini bir kurtuluş olarak görüyor, Müslümanların yönetiminde
olmayı tercih ediyorlardı. Batılı tarihçi Philip K. Hitti'ye göre;
İslam'ın egemenliği
altında, Doğu, bin yıldır süren Batı egemenliğinden uyandı ve kendini
ifade etme imkanı buldu. Dahası, bu yeni fatihler (Müslümanlar)
tarafından istenen vergi, eski yöneticiler tarafından istenenden
çok daha azdı ve fethedilen halklar dini uygulamalarını daha büyük
özgürlük ve daha az müdahale ile sürdürme imkanına kavuştular.32
Hıristiyanlık tarihi uzmanı Samuel
H. Moffet'ye göre ise:
İlk halifeler zamanında
ve iç savaşın yaşandığı karmaşık yıllar boyunca bile, herhangi bir
savaşta yaşanması olağan durumlar dışında, (Müslümanlar tarafından)
fethedilen Bizans ve Pers toprakları üzerindeki Hıristiyanlara gösterilen
muamele, dikkat çekici derecede iyilikseverdi.33
İslam idaresi altındaki Kitap Ehli'nin
sosyal ve dini yaşamları incelendiğinde ortaya çıkan tablo şöyledir:
İslam topraklarında tam anlamıyla bir
inanç özgürlüğü hakim olmuştur. Hiç kimse dinini terk etmeye zorlanmadığı
gibi, bu topluluklardan isyan edenlere, tekrar hakimiyet altına
alındıklarında da, aynı hürriyetler tanınmıştır. İslam idaresi,
patrik seçimleri, din görevlilerinin atanması gibi önemli konularda
dahi -birkaç istisna hariç- bir müdahalede bulunmamış, üstelik herhangi
bir müdahalede bulunmayacağını çeşitli sözleşmelerle garanti etmiştir.
Bu topluluklar kendi dillerini hem özel yaşamlarında hem de ibadet
alanlarında diledikleri gibi kullanmaya devam etmişlerdir. Örneğin
Bizans Kilisesi'nden kopan Nasturiler, onların kullandığı Yunancayı
terk ederek Süryaniceyi kullanmak istediklerinde diledikleri seçimi
yapabilmişlerdir. Hıristiyanlara ve Yahudilere ait tüm okullarda
istenildiği gibi din eğitimi devam etmiştir. Bunun yanı sıra manastırlar
başta olmak üzere -bu okullar dini liderlerin ve din adamlarının
yetiştirildiği okullardır- özel dini eğitim veren kurumlar da özerk
yapılarını korumuşlardır. Aynı şekilde, diğer dinlere mensup olanların
ibadethaneleri Müslüman idareler tarafından özenle korunmuştur.
Fetihler sırasında ibadethanelere dokunulmamıştır. Havralar ve kiliselerin
korunacağına dair pek çok garantiler, Peygamberimiz (sav)döneminden
başlamak üzere, Kitap Ehli ile yapılan sözleşmelerde yer alan önemli
hükümler olmuştur. İlk dönemlerde yapılan anlaşmalarda, Müslümanların
yolculukları sırasında güzergahları üzerinde bulunan manastırlarda
kalmalarına müsaade edilmesine dair maddeler bulunmaktadır. Bu da,
Müslümanların Kitap Ehli ile ilişkilerini karşılıklı saygı zemini
üzerinde geliştirmeye, onlarla diyalog halinde olmaya özen gösterdiklerine
bir işarettir. Ayrıca yıkılan kiliselerin onarılmasına, yeni havraların
ve manastırların inşa edilmesine de her zaman müsaade edilmiştir.
Örneğin, Medain dışında bulunan ve Patrik Mar Amme tarafından daha
önce yakılmış olan St. Sergius Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden
inşa edilmiştir. Mısır valisi Ukbe'nin Nasturilerin yaptırdıkları
bir manastıra yardımda bulunması, Muaviye döneminde Urfa Kilisesi'nin
tamir ettirilmesi, İskenderiye'de Marcos Kilisesi'nin inşa ettirilmesi
gibi daha pek çok örnek sayılabilir. Günümüzde Filistin, Suriye,
Ürdün, Mısır ve Irak topraklarında yer alan kilise ve sinagogların
hala varlığını koruyor olması, Müslümanların diğer İlahi dinlere
olan saygısının bir göstergesidir. Bugün Hıristiyanlar tarafından
önemli ziyaret alanlarından biri olarak kabul edilen Tur Dağı'ndaki
Sina Manastırı ve bu kilisenin hemen yanındaki cami, Müslümanların
hoşgörüsünün bir diğer örneğidir.
Müslümanların bu
hoşgörüsü, hiç şüphesiz, Kuran ahlakına uymalarından kaynaklanmaktadır.
Kuran'da, "manastırlardan, kiliselerden, havralardan ve içinde Allah'ın
çokça anıldığı mescidlerden" bahsedilmekte, bu mescidlerin korunmasına
dikkat çekilmektedir. Ayette şu şekilde bildirilmektedir:
... Eğer Allah'ın, insanların kimini
kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar,
kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler,
muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin
olarak yardım eder... (Hac Suresi, 40)
Kitap Ehli, geleneklerinin ve inançlarının
önemli bir parçası olan bayramlarını da Müslüman idaresinde istedikleri
mabette, istedikleri şekilde kutlamış, hatta kimi zaman Müslüman
idareciler de bu kutlamalarda yer almışlardır. III. Nasturi Patriği'nin
fetihlerin ardından arkadaşına yazdığı mektup, Müslüman yöneticilerin
Kitap Ehli'ne karşı merhametini ve hoşgörüsünü bir Hıristiyanın
ağzından anlatması bakımından güzel bir örnektir:
Araplar… bizlere
hiç zulmetmediler. Gerçekten onlar, dinimize, din görevlilerimize,
kilise ve manastırlarımıza hürmet gösterdiler…34
İslam idarelerinin, Kitap Ehli'nin
dini inançlarına gösterdiği saygı ve onlara tanıdığı özgürlüklerin
yanı sıra, bu kişilere uygulanan adalet de dikkat çekicidir. Müslüman
liderlerin adalet anlayışı, Kitap Ehli'nin kendi kanunlarının geçerli
olduğu mahkemeleri bulunmasına rağmen, pek çok kişinin davasının
İslam mahkemelerinde görülmesini istemesine neden olmuştur. Bir
dönem İslam mahkemelerine başvuran Hıristiyanların sayısındaki artış,
Nasturi Patriği Timasavus'un Hıristiyanları uyaran bir bildirge
yayınlaması ile neticelenmiştir.

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin
aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan
başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım
ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler
edinmeyelim…"
(Al-I İmran Suresi, 64)
…Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta
durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar,
Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker
olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih
olanlardandır.
(Al-I İmran Suresi, 113-114) |
Fetihlerle kazanılan topraklarda yaşayan
Kitap Ehli, esir statüsünde değil, zımmi statüsünde görülüyor ve
böylece hukuki bir statü kazanmış oluyorlardı. Zımmilik, cizye adı
verilen belirli bir miktar vergiyi ödeyen ve Müslüman idaresini
tanıyan gayrimüslimlere tanınan bir statü idi. Buna bağlı olarak
can ve mal güvenceleri sağlanıyor, din ve vicdan hürriyetinden faydalanıyorlar,
askerlikten muaf tutuluyorlar, aralarındaki anlaşmazlıkları kendi
hukuklarına göre çözme hakkını koruyorlar ve eğer gerekli görülürse
ödedikleri cizye de kimi zaman iade ediliyordu. Tarihçilerin büyük
kısmı, zımmilerin dönemin şartlarına göre son derece hoşgörülü ve
adil bir biçimde yönetildiklerini kabul etmektedir. Ünlü tarihçi
Bernard Lewis bu durumu şöyle ifade eder:
Şüphesiz Allah,
size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar
arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla
Allah, size ne güzel öğüt veriyor!… (Nisa Suresi, 58)
... Onların
(zımmilerin) durumu, Batı Avrupa'da kiliseden ayrı düşünenlerin
durumundan çok daha üstündü. Zımmiler, dinlerinin icaplarını serbestçe
yerine getirme hakkına sahiptiler. İnançları için asla idam veya
sürgün cezasına çarptırılmıyorlardı.35
Peygamber
Efendimiz, "her kim zımmiye zulmeder veya taşımaktan aciz olduğu
yükü yüklerse, o kimsenin hasmıyım" diyerek zımmilere gösterilmesi
gereken tavrı müminlere tarif etmişti. Bu ahlak doğrultusunda Müslümanlar,
kendi idareleri altındaki gayrimüslimlerin korunmasını önemli yükümlülüklerinden
biri olarak görmüşlerdir. Bizans ordusu ile yapılan bir savaş sırasında,
İslam ordularının gerekli korumayı kendilerine sağlayamayacakları
bir ortam oluştuğunda, Müslümanların aldıkları cizyeyi halka iade
etmeleri Peygamberimiz (sav)'in Müslümanlara öğrettiği güzel ahlakın
önemli örneklerinden biridir.36 Müslümanların,
zımmi halka gösterdikleri şefkat ve alakanın bir diğer güzel örneği
de, Hz. Ömer'in yaşlı bir zımmiye söylediği, "gençliğinde senden
cizye alıp da, ihtiyarlığında seni terk etmek olmaz" sözleridir.37
Gayrimüslimlerden cizye vergisi alınıp da Müslümanlardan alınmayışı
da bir haksızlık olarak görülmemelidir. Çünkü Müslümanlara da askerlik
yapma yükümlülüğü getirilirken, gayrimüslimler bundan muaf tutulmuştur.
Müslümanlarla Yahudiler ve Hıristiyanlar
asırlar boyunca aynı şehirlerde, hatta aynı mahallelerde birarada
huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Ehl-i Kitap mensupları,
Müslümanların yönetiminde olan bölgelerde, diledikleri gibi ticaretle
uğraşıp mal sahibi olmuşlar, çeşitli meslek gruplarına dahil olabildikleri
gibi devlet kademelerinde, hatta Saray'da dahi görev almışlardır.
Fikir ve düşünce özgürlüğünden en üst düzeyde faydalanmış, ilim
ve kültür hayatının bir parçası haline gelmiş ve günümüze kadar
gelen eserler bırakmışlardır. Sosyal haklarını kullanmalarına engel
olabilecek hiçbir baskı ile karşılaşmamışlardır. Aynı dönemlerde,
Avrupa'da farklı dinlere ve mezheplere mensup kişilerin toplumdan
tamamen dışlandıkları, hatta öldürüldükleri, farklı görüşler içeren
kitapların toplu olarak yakıldığı düşünülürse, İslam idaresinin
sağladığı özgür -lük ve rahatlığın boyutu daha iyi anlaşılacaktır.
Tüm bu uygulamalar, Allah'ın Kuran'da
iman edenlere emrettiği ahlakın bir gereğidir. Kuran ahlakını uygulayan
Müslümanların idaresindeki topraklarda her zaman güvenlik ve barış
hakim olmuştur. Halkın mutluluğunun ve refahının esas alındığı bu
yönetimler, kendilerinden sonra gelen pek çok nesile örnek olacak
bir sistem kurmuşlardır. Bugün de İslam dünyasının temel ihtiyacı
Kuran ahlakına yönelmek ve Peygamber Efendimizin yolunu izlemektir.
…Tümü, Allah'a, meleklerine, Kitaplarına ve elçilerine
inandı. "O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz.
İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak
Sana'dır" dediler. (Bakara Suresi, 285)
Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine
indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır.
Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar.
İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır... (Al-i İmran Suresi,
199)
Bütün bu tarihi gerçekler önemli bir
noktaya daha işaret etmektedir: İslam dünyasının Kuran ahlakını
esas alarak yeniden yapılanması, sadece Müslümanlar için değil hem
bu topraklarda yaşayan diğer dinlere mensup topluluklar, hem de
İslam dünyasının dışındaki medeniyetler, örneğin Batı dünyası için
önemlidir. Kuran ahlakını temel alan güçlü devletlerin varlığı,
Batı dünyasının İslam coğrafyasına dair endişelerini tamamen ortadan
kaldıracak, dünya barışının temel dayanaklarından biri olacaktır.
İslam
Birliği'nin Ortadoğu'ya Sunacağı Çözüm
İslam Birliği'nin Ortadoğu'daki Arap-İsrail
çatışmasına da getireceği çok önemli bir çözüm bulunmaktadır. İslam
ülkelerinin ortak bir strateji izlemesi, İsrail'e, Ortadoğu'da on
yıllardır izlediği "beka için parçalama" stratejisinin veya bir
İslam ülkesini diğerine karşı denge unsuru olarak kullanmaya çalışma
gibi taktiklerin bir sonuç vermeyeceğini gösterecektir. Bu da İsrail'i
Ortadoğu'da gerçek bir barış yapmaya yöneltecektir. İsrail bu durumda
1967 Savaşı'nda işgal ettiği tüm bölgelerden çekilmeye ve Arap komşuları
ile barış içinde yaşamaya ikna olabilir. Bu, Araplar için olduğu
kadar İsrailli Yahudiler için de en doğru çözümdür.
Ortadoğu'ya barış gelmesi için, hem
Araplar arasındaki radikal unsurların tedavi edilmesi hem de İsrail'in
saldırgan, işgalci ve emperyal politikalarından vazgeçmesi gerekmektedir.
İslam Ülkeleri Birliği her ikisini de sağlayabilir. Tarihte İslami
yönetimler boyunca, Ortadoğu'da Yahudilerin Müslümanlarla birlikte
barış içinde yaşadıkları unutulmamalıdır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu
döneminde, Kudüs'te veya Filistin'in diğer kentlerinde çok sayıda
Yahudi yaşamış ve hiçbir düşmanlıkla karşılaşmamışlardır. Sorun,
İsrail'in bu kutsal topraklara tek başına egemen olmayı hedeflemesiyle
başlamıştır ve bu hedef Ortadoğu'ya halen kan ve ölüm getirmeye
devam etmektedir.

Ortadoğu'ya barış gelmesi için, hem
Araplar arasındaki radikal unsurların tedavi edilmesi hem
de İsrail'in saldırgan, işgalci ve emperyal politikalarından
vazgeçmesi gerekmektedir. İslam Ülkeleri Birliği her ikisini
de sağlayabilir. |
Kuşkusuz Hz. Yakup'un soyundan gelen
Yahudilerin, ataları olan İsrail peygamberlerinin topraklarında
yaşamaya, bu topraklardaki tüm kutsal mabedlerinde diledikleri gibi,
özgürce ibadet etmeye hakları vardır. Ancak bu toprakların tümünde
siyasi egemenlik kurmaya kalkmak, bunun için bu topraklarda binlerce
yıldır yaşayan insanlara karşı şiddet kullanmak, onları yurtlarından
etmek, dahası bir de bu işgali korumak için tüm Ortadoğu'yu istikrarsızlaştırmaya
çalışmak çok yanlıştır. İslam Birliği'nin İsrail'e sunacağı çözüm;
1) İsrail'in (Doğu Kudüs dahil) tüm
işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve İsrail ile tüm Arap ülkeleri
arasında barış yapılması,
2) Filistin topraklarının, Filistin
yönetiminde kalacak olan kısmında (örneğin Doğu Kudüs'te, el-Halil'de
ve diğer Batı Şeria kentlerinde), Yahudilerin ibadet yerlerinin
özenle korunması ve Yahudilerin (ve elbette Hıristiyanların da)
buraya serbest ulaşım hakkının olması,
3) İslam Birliği'nin, İsrail vatandaşlarına
yönelik her türlü terörist harekete ve saldırıya engel olması,
4) İslam Birliği'nin gerek Ortadoğu'da
gerekse dünya genelinde anti-semitizme karşı mücadele etmesi, Yahudi
cemaatlerinin huzur ve güvenliğini savunması gibi temel esaslara
dayanabilir. Böylesine kapsamlı bir barış planı uygulandığında,
bir yüzyıldır huzur görmeyen Ortadoğu'ya barış ve istikrar gelecek,
on yıllardır silahlara ve savaşlara harcanan paralar insanların
mutluluğu, refahı, sağlığı, eğitimi için harcanacaktır. |